-1- MALÛMUN İLAMI:
KAPİTALİZM -DOĞAYI DA- YIKIP, YOK EDER!
TEMEL DEMİRER
“İnsan yaşadığı yere benzer
O yerin suyuna, o yerin toprağına benzer
Suyunda yüzen balığa
Toprağını iten çiçeğe
Dağlarının, tepelerinin dumanlı eğimine.”
Yaşadığımız “malûmun ilamı”ndan; lakin idrak edilemeyen(?) şeylerin nedenlerinden söz edip, verilerini aktaracağım -bunu birçok kere yapmış olsam da- bir kez daha…[3] Çünkü durum -tek kelimeyle- vahim!
SÜRDÜRÜLEMEZ BUGÜNLER
Sürdürülemez kapitalizmin bugünlerinde bir felaketle yüz yüzeyiz! Bugünler dedim: “Çağımızın çalışma yüzyılı olduğu söyleniyor; aslında acının, sefaletin ve çürümenin yüzyılı”[4] saptaması her gün doğrulanırken, “normal” hâle geliyor… Max Horkheimer’ın, “İnsanın eşya üzerinde iktidar kurma isteği ne kadar yoğun olursa, eşyanın onun üzerindeki tahakkümü de o kadar ağır olur,” saptamasıyla betimlenen sürdürülemez kapitalizm çökerken; yönetilmesi giderek zorlaşan yıkıcı sonuçlar üretiyor… Örneğin yıkım biçimlerinin başında (ücretli kölelik sistemine mündemiç) iklim krizi geliyor! Radikal sosyalistlerin uzun zamandır öngördüğü iklim değişikliğini bugünlerde tüm sarsıcılığıyla yaşıyoruz. Natalia Romé’un “barbarlığın normalleşmesi,” diye betimlediği durumda; Walter Benjamin’in belirttiği gibi: “Yaşadığımız olağanüstü hâl istisna değil, kural” artık. O hâlde verili duruma ilişkin olarak Theodor Adorno’nun, “Dünya ruhu… kalıcı bir felaket olarak tanımlanmalıdır,”[5] teşhisi yerli yerinde olabilir (mi?) Nasıl nitelenirse nitelensin! Gerçekten de “Dünyanın bir amaçlar dünyasından tümüyle bir araçlar dünyasına dönüşmesi, üretim yöntemlerinin tarihsel gelişmesinin bir sonucudur,” vurgusuyla Max Horkheimer’ın, “İnsanlar, ancak üretime karşı çıkarak, insana yaraşan bir başka üretim düzeni getirebilirler,” diye ifade ettiği güzergâhtayız!
“Bugün ütopyaya giden yolda en büyük engel, toplumsal iktidar makinesinin ezici ağırlığı ile atomlaşmış kitlelerin güçsüzlüğü arasındaki oransızlık”ken;[6] ya imkânları değerlendireceğiz, ya da yabancılaşmanın/ yıkımın kollarında tükeneceğiz.Bu noktada yeni bir sosyalist dünya mümkün tavrı ile kapitalizmin dayattığı ütopyasızlaşma sürecinin aşılması “olmazsa olmaz”ken; ekolojik yıkım karşısındaki sınıf mücadelesine Ernest Bloch’un “Umut İlkesi” ile müdahale etmek vazgeçilemezdir.
Karl Marx ile Friedrich Engels’in vurguladıkları gibi, sermaye kendi suretinde bir dünya yaratmıştır; bu elbette anti-kapitalist bir faaliyettir; başka türlüsü de mümkün değildir. Artık çıplak gözle de görülebiliyor. Öyle bir dünya ki sermayenin sömürüsü, yağması ve yıkıcılığı, yeryüzünün yıkımına dönüştü. İklimin değiştiği, buzulların eridiği, bir yandan sellerle öte yandan kuraklık, sıcaklık ve yangınlarla sarsılan kriz içinde bir dünya. Dünya ekonomik, politik, demografik, ekolojik kriz(ler) ile sarsıldığı; sürdürülemez kapitalizmin tedavi edilemez yapısal çelişkilerinin ortaya saçıldığı hâl(ler)de Antonio Gramsci’nin kavramlaştırmasıyla “organik bir krizle” karşı karşıyayız. Karl Marx ile Friedrich Engels ‘Komünist Manifesto’da, “Peki burjuvazi bu krizlerin üstesinden nasıl gelir,” sorusunu sorup, ardından da yanıtlar: “Daha yaygın ve daha yıkıcı krizlerin yolunu açarak ve bu krizleri önlemenin yollarını tıkayarak”! Bugün(ler)de olan da tamı tamına budur!
Ayrıca görmüyor, bilmiyor olamazsınız: uzmanlar uzun süredir gezegen düzeyinde bir yok oluştan söz ediyor. Üstelik bu durumla yaşlı dünya daha önce beş (5) kez karşılaşmış! İlki 400 milyon yıl öncesine giden bu yok oluşlar, canlı türlerinin bir bölümünün tümüyle, bir bölümünün ise çok büyük oranlarda tarih sahnesinden silinmesi anlamına geliyor!
Sıradaki altıncı (6) yok oluşu diğerlerinden ayıran ana özellik ise ilk kez ortaya çıkan bu olumsuzluğun sorumluluğunun ücretli kölelik sistemine mündemiç olması! “Süreç daha önce başlamış olsa da sanayi devrimi ile serpilen kapitalizm, yerküreyi hoyratça kullanarak adım adım yaşanılır bir yer olmaktan çıkartmış bulunuyor. Uzmanlar yok oluşa doğru giden yolda üç önemli eşiğin aşıldığını yani geri döndürülemez hâle geldiğini söylüyorlar!”[7]

İklim değişikliği, biyo-çeşitliliğin aşınması ve azot döngüsündeki bozulma olarak ifade edilen bu eşik aşımları, büyük bir olasılıkla bir büyük yok oluşun kapısını da aralamış bulunuyor. İklim krizini konuşmak, distopik bir yolculuğa çıkmak gibi. Geleceğin felaketlerinden kesitler sunmanın ötesinde, gezegenimizin içine düştüğü, dönüşü olmayan, hali hazırda yaşamaya başladığımız bir yolculuk. Hiç şüphe yok ki insanlık, sürdürülemez kapitalizmin yarattığı yıkımı yaşamaya başladı. Felaketler artık sürpriz olmaktan, bilim-kurgu filmi olmaktan çıktı; evimizde, tarlamızda, bedenimizde, doğanın tüm canlılarının üzerinde varlığını gösteriyor. Bugün dünyada ve ülkemizde, siyasi, akademik, örgütsel birçok platformda dünyayı dönüştüren küresel krizler ele alınıyor. Bu krizler birbiri ardına takılıp, süreci felaketlere doğru sürüklüyor. Ekonomik ve finansal krizler bir taraftan sürerken, pandemiyle sağlık krizi de yaşanıyor. Aynı süreçte bir ekolojik yıkım, doğa krizi, iklim krizi büyüyerek yayılıyor. Çarpan etkisi yaratarak büyüyen bir süreçteyiz.
Fransız akademisyen ve düşünür Jacques Attali ‘Yarın Dünyayı Kim Yönetecek?’[8] başlıklı yapıtında küresel çöküşten önce yaşanacak karışıklık, kaos durumundan sonra dünyaya ne olacağını sorgularken; 10 ülkede 10 bin genç arasında yapılan araştırmaya göre, iklim krizinin yarattığı endişe derinleşiyor. Gençlerin yüzde 60’ı, iklim krizi nedeniyle çok endişeli ve insanlığın kaderine terk edildiğini düşünüyor.[9] Haksız da sayılmazlar. Geriye dönüp bakınca, “Artık eskisi gibi değil” ve “Her şey ne kadar da hızlı değişiyor” duygusuna kapılmamak olanaksız ve ileriye bakınca, egemen olan belirsizlikken; Peter Forbes da ekliyor: “… ‘Yeni Normal’e değil, yok oluş çağına giriyoruz.”[10] Şurası kesin: Sürdürülemez kapitalist yıkımı atmosfere saldığı, CO2 ve metan gazları, toprağa gömdüğü, geri bıraktırılmış coğrafyaların otoriter rejimlerine “kakaladığı”, sulara saldığı zehirli atıklarıyla yerküreyi yok oluş eşiğine getirdi.
Bu süreç tersine çevrilemezse, bugünkü eğilimler devam ederse, 2030-2040’lara gelirken her yıl 400 milyon insan, açık havada iş yapmaya izin vermeyecek düzeyde yüksek sıcaklardan etkilenecek; bu nedenle ölenlerin sayısı küresel çapta yılda 10 milyona ulaşacak.[11] Tam da böylesi bir güzergâhta egemenlerin iklim krizine ilişkin eylemsizliği uygulamada devam ederken; kâğıt üzerinde sözde uyum süreçleri belirleniyor!
Yani insan(lık)ın toprağı, havası, denizi, ormanı, hayvanları, yaşamı egemen yalanın kâğıt üstündeki boş sözlerine emanet ediliyorken; Birleşmiş Milletler (BM) Genel Sekreteri António Guterres, yeryüzünün 2.7 derece daha ısınma yolunda olduğunu, Paris İklim Anlaşması’nda öngörüldüğü gibi küresel ısınmayı 1.5 derecede tutma hedefinin yerine getirilemediğini açıkladı![12]
BM ‘Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli’nin (IPCC) ‘İklim Değişikliği 2021’ raporuna göreyse, “İşleri bir nebze de olsa düzeltebilmek için son düzlükteyiz”![13] Nihayetinde aslî soru(n) iklim krizinden ziyade, kapitalist sistemin kriziyken; çözüm de yalnızca sistemi değiştirmekten geçiyor.


Yorum gönder