-2- MALUMUN İLAMI:
KAPİTALİZM -DOĞAYI DA- YIKIP, YOK EDER!
TEMEL DEMİRER
DOĞA GERÇEĞİ VE EKOLOJİ
İnsan(lık) ile hayvanlar âlemi doğaya mündemiçtir; doğanın içinde, doğayla birlikte yüz binlerce, milyonlarca yıl varlığını sürdürmüştür. Elbette hava, su, toprak, bitkiler olmasaydı, insan(lık) ile hayvanlar âlemi varlığını sürdüremezdi. Ancak insan ile hayvanı ayıran temel unsurlardan birisi, XIX. yüzyıldaki Sanayi Devrimi yani kapitalizm ile birlikte ortaya çıktı: Kapitalizmin yarattığı insan(lık) tipi doğaya kasteden bir yıkımın aracına dönüş(türül)dü. Karbondioksit ve metan gazı içeren atıklar, kömür, petrol, doğalgaz gibi fosil yakıtlar, kimyasal atıklar, nükleer enerji ve radyasyon, betonlaşma ve imarlaşma, doğal yaşamı tehdit eden en önemli unsurlar arasında yer almaktadır. Derelerin, nehirlerin, göllerin, denizlerin, toprakların, ormanların, havanın, oksijenin kirlenmesi ve yok olması, insan(lık)ın sonunu hazırladı. Bu elbette, insan(lık)ın değerler sistemini biçimlendiren kapitalist yabancılaşmayla ilintilidir. Yani insan(lık)a, doğaya, hayvanlara değer vermeyen, parayı, sermayeyi, zenginleşmeyi, fırsatçılığı, kurnazlığı, çıkarcılığı, sömürüyü temel değer olarak ortaya koyan kapitalist ahlâk(sızlık), erdem(sizlik), çarpıklık ile bağıntılıdır!
John Locke’un “Doğada anlamsız veya yararsız hiçbir şey yoktur,” uyarısına rağmen hemen her şey Carl Sagan’ın, “Ormanları yok ederiz; akarsu ve gölleri hiç balık yaşayamayacak kadar kirletiriz; spor olsun diye geyik, kürkü için leopar, gübre yapmak için balina öldürürüz; yunusları dev balık ağları içine hapsedip soluksuz bırakırız; fok yavrularını sopayla öldürürüz ve her gün bir canlı türünün soyunun tükenmesine sebep oluruz. Tüm bu hayvanlar ve bitkiler bizim kadar canlıdır. Sözüm ona korunan yaşam değil, insan yaşamıdır,” uyarısındaki acımasızlıkla hayata geçirildi. Bu elbette kapitalist sermaye birikiminin konsantrasyonu ile santralizasyonu açısından farklı tecelli edilemezdi; ama yine de “Yeryüzünü unutmanın aslında zamanı ve mekânı unutmak olduğu hiç aklımıza gelmedi”![14] Olanı Karl Marx, “Kapitalizm iki zenginlik kaynağını yok etme eğilimindedir doğa ve insan,” diye formüle ederken; Friedrich Engels de ekliyordu:
“Bilinmelidir ki; doğal varlıklar üzerinde kazandığımızı zannettiğimiz her zafer için doğa bizden öcünü alır.
Mezopotamya, Yunanistan, İtalya, Orta Asya ve başka yerlerde işlenecek toprak elde etmek için ormanları yok eden insanlar, çölleşmeye zemin hazırladıklarını, dağlardaki kaynakların sularını kuruttuklarını, azgın sel yığınlarının ovaları basmasına neden olduklarını akıllarına bile getirmemişlerdir. Artık anlamalıyız ki; bizler hiçbir zaman doğaya egemen olmak gibi bir çaba içinde olmamalıyız; tersine etimiz, kanımız ve beynimizle ondan bir parça ve onun tam ortasında olduğumuzun bilinciyle davranmalıyız. İnsan olarak doğa üzerinde kurduğumuz egemenlik, onun yasalarını tanıma ve doğru olarak uygulayabilme üstünlüğüne sahip olabilmemizden öteye gitmemelidir. Hele var oluşumuzun ilk koşulu olan suyu ve toprağı bir alışveriş nesnesi yapmak, insanın kendisini bir alışveriş nesnesi yapmaya doğru atılmış bir adımdır. Su ve toprağın alınır, satılır bir mal hâline getirilerek bir azınlığın tekeline alınması ve geri kalanların dışlanması ahlâksızlıktan başka bir şey doğurmaz.”[15]
Friedrich Engels bunları XIX. yüzyılda söylemişti; XXI. yüzyılda Murat Belge’nin, “Karl Marx’ın yazılarında sık sık ‘insanın doğayla mücadelesi’ kalıbıyla karşılaşırız. Bu kalıp bugünün dünya görüşü çerçevesinde çok iyi formüllenmiş sayılmaz: insanın doğayla ilişkisini bir ‘mücadele’ olarak görmek ve tanımlamak artık eskimiş bir yaklaşımdır,”[16] diye sarıldığı neo-liberal tahrifata inat! Evet Tatanka Iyotake-Oturan Boğa’nın, “Sahip olma isteği onlarda bir hastalık olmuş. Bu insanlar, zenginlerin bozabileceği ama yoksulların bozamayacağı birçok kural koymuşlar. Yönetici olan zenginleri güçlendirmek için yoksullarla güçsüzlerden vergiler alıyorlar. Bizim annemizin, toprağın, kendilerinin olduğunu söylüyor, komşularını çitler yaparak kendilerinden uzaklaştırıyorlar; toprağı binalarıyla ve öteki süprüntüleriyle çirkinleştiriyorlar. Bu millet, baharda yatağından taşarak, yoluna çıkan her şeyi yok eden bir ırmağa benziyor,” diye itiraz ettiği kapitalist vahşetin kavrayamadığı, “Doğayı olduğu gibi, bütün sonuçlarıyla kabul etmek zorundasınız,”[17] hakikâtiydi…
Lakin özel mülkiyet “realitesi” yakıcılığı, yıkıcılığı, yok ediciliğiyle doğaya hâkim olmaya çabaladı. Sömürü sistemi her icadında iyiliğin doğaya ve insan doğasına uygun olanın değil, mülksüzleştirme kötülüğünün icraatıyla meşgul oldu. Atomu keşfettiğinde ondaki muazzam doğal gücü bombaya, nükleer santrallere (Çernobil’i, Fukuşima’yı hatırlıyor musunuz?) dönüştürdüğü gibi… Karl Marx’a ‘Kapital’de William Shakespeare’den, “Altın sarı pırıl pırıl kıymetli altın, bunun bu kadarı karayı ak, çirkini güzel, eğriyi doğru, alçağı yüksek, ihtiyarı genç, korkağı yiğit eder,” dedirten sömürünün eseriydi tüm bunlar! Gerçekten de “… ‘Doğa’ insanla aynı ereklilikte işlemez”ken;[18] “Fethetme hakkının hiçbir ciddi temeli yoktur,” derdi Jean-Jacques Rousseau. Louis de Saint-Just, “Doğa, kendi haklarını geri alacaktır,”[19] veya Fidel Castro, “Tüketim toplumu, türümüzün gelişmesi ve muhafazası için gereken doğa ve enerji kaynaklarının korunması ile bağdaşmaz,” uyarısıyla ekolojik meselenin özünü dillendirirken hiç haksız değillerdi! Grekçe “oikos” (ev) ve “logos” kelimelerinden oluşan ekoloji kavramı insanın insanla, insanın doğayla olan tüm ilişkilerini konu alırken; yaşam bilgisi olarak da tanımlanabilir. Doğa-insan arasında birlikte-barışık, dayanışmacı bir yaşamı öngören ekoloji, geleceğin temelde inşa edilebileceğini öngörür. Ancak şunun da altını çizmeden ol(a)maz: Yaygın gündelik kullanımlarıyla ekoloji ya da çevrecilik hem çok dolu hem de çok boş(altılmış) bir kavram. Malum üzere bir kavramın anlam alanı ne denli genişlerse, içeriği o kadar boşalır. Bu alan, ekoloji ya da çevrecilik için fazlasıyla geçerli.
Bugün siyasal yelpazenin farklı kesimlerinde yer alan kişilerden hangisine sorsanız “ekolojist” ya da “çevreci” olduğunu ifade edecektir. Coğrafyamızda muhalefet de çevrecidir, iktidar da. Hatırlayacaktır Cumhurbaşkanı Erdoğan bile “çevrecinin daniskası” olduğunu ilan etmişti. Öncelikle ve kesinlikle ekoloji ya da çevrecilik kavramını bu denli geniş olmaktan kurtarıp, netleştirmek “olmazsa olmaz”ken; “İnsan, paranoyakça bir hırsla doğayı kendine ait kılmaya çalışmaktan vazgeçtiği anda doğanın dilinin çözülmeye başladığını görebilecekti,” der Max Horkheimer…
Özetin özeti: Ekoloji ya da çevresel değerler sınıfsal gerçeklerden azade değildir ve de Chico Mendes’in uyardığı üzere, “Sınıf mücadelesi içermeyen çevrecilik, bahçıvanlıktan ibarettir”! O hâlde kapitalist yıkım koşullarında ekoloji ya da çevre soru(n)larından söz edildiğinde Karl Marx’ın, “Komünistlerin teorisi tek bir cümlede toplanabilir: Özel mülkiyetin lağvedilmesi,” uyarısı kulaklara küpe edilmelidir.



Yorum gönder