AĞIR BEDEL
Hayatta her şeyin bir bedeli vardır. Bir şeyi istiyorsan eğer onun için fedakârlıklar yapman, bedel ödemen gerekir. Başarılı olmak isteyenlerin bireysel zevklerinden fedakârlık etmeleri ve azimle çalışmaları gibi.
Zamanla gelişen teknoloji, ortaya çıkan geçinme sıkıntısı, insanların eğitim alma ihtiyacı ve gerekliliğinin artması, nüfusun artması gibi durumlar daha iyi yaşam şartlarına duyulan ihtiyacı beraberinde getirdi. Oturulan evlerden, okullara, eğitim ihtiyaçlarından iş imkânlarına kadar her şeyin daha iyi olması amaçlandı. Daha çok iş imkânı olan, daha yeni evlerde oturma vaatleri ile bir inşaat başlatıp, yeni düzenin ilk temelini attık, dediler. Sonra o inşaat, inşaatlar oldu. Sanki bir günde değişti her şey. Sadece izlemekle yetinenler, yıllardır bildiği, yaşadığı hayat tarzıyla zaman içinde değişen gelişen hayat tarzı arasında kaybolanlar o kadar çok ki. Bunu sokakta yürürken etrafınızı biraz inceleyince dahi anlıyorsunuz. Bir tarafta yüksek ve akıllı rezidanslar, diğer tarafta müstakil binalar. Daha iyi şartlar için bir yandan yeni binalar dikilirken diğer yanda bu binaları dikmek için koparılan çiçekler, kesilen ağaçlar. Özgürce koştuğumuz, oyunlar oynadığımız yeşilliklerle dolu yerler şimdi betondan hücreler yığını. Hücre diyorum çünkü bizi geniş, ferah, bahçeli evlerimizden alıp birkaç odalı apartman dairelerine yerleştirdiler. Bahçemizdeki ağaçların dalından kopararak yediğimiz meyveleri, sularken sevdiğimiz, bazen dertleştiğimiz evimizin, bahçemizin en güzel süsü olan çiçeklerimizi, çocuk cıvıltılarını geride bıraktık. Kendi yaşam tarzlarına uygun olmayan, içinde soğuk insanların bulunduğu binalara geçtik. Yalnızlaştık. Sokaktaki çocuk sesleriyle beraber samimi bir yaşam alanını da aldılar aslında bizden. Betonlar arasındaki soğuk insanlar olmaya başladık. Bunu en çok bir şey alacağımız zaman görüyoruz. Bakkal ve market arasında var olan o uçurumu gören bir ben olamam herhalde. Çocukken başımızı okşayıp çikolata veren büyüdüğümüzde ise selam verip sohbet eden, paramız yetişmediğinde canın sağ olsun diyen bakkal amcayı market çalışanlarında gören var mı?

Başka bir örnek, komşuluklar. Herkes birbirini tanır, sever, ziyaret ederdi. Değil yan komşu, mahallenin bir ucunda birinin bir sorunu, bir ihtiyacı olduğunda öteki ucundakinin haberi olurdu. Ve bilmekle yetinmez herkes elinden geldiğince yardım etmenin, destek olmanın yolunu arardı. Betonlar ruhumuza işlemiş olacak ki bu samimiyetimizi de kaybettik. Bırakın ziyaret etmeyi aynı apartmanda oturduğumuz insanları tanımıyoruz bile. Sohbet etmek şöyle dursun, gördüğümüzde selam dahi vermiyoruz. O kadar ki yolda karşılaştığımız insanlara selam verdiğimizde mutluluktan çok şaşkınlık yaşıyorlar. Nasıl karşılık vereceğini bilemiyorlar. Bu duruma üzülmenin yanı sıra bunca şey değişirken insanların aynı kalmasını beklememek gerekir. Değişen düzenle bağlı olarak zamanla insanların beklentileri, istekleri hatta düşünceleri de değişiyor. Yani insan değişiyor. İnsanlar kendilerindeki değişimin ne kadar farkında, bu değişimi nasıl değerlendiriyor bilemiyorum. Ama başta değişen düzene şahit olan insanlar olmak üzere birçok kişide eskiye özlem duyduklarını gözlemledim. Evet, çok daha iyi şartlara sahibiz. Birçok alanda imkânlarımız arttı, kaliteli bir eğitim alıyoruz. Daha ile başlayan birçok cümle kurulabilir bu konuda. Peki, her şey bu kadar güzelken, çok daha gelişmiş bir düzende yaşarken insanlar neden eskiye özlem duyuyor? Belki zordu, imkânlar kısıtlıydı ama çok mutluyduk diyorlar.
Daha iyi şartlarda mutsuz olmaları neden? Zorluk içinde mutlu olabilen insanları hayat kolaylaştığında mutlu edemeyen ne?
Daha iyisi olsun derken rezidansları, yüksek binaları, lüks alışveriş merkezlerini yapmak için evlerini yok ettiğimiz hayvanların ahı mı tuttu acaba! Bilemiyorum. Şehir merkezlerinden uzak, sakin ve sıcak yerlerde kendilerine bir ev almaları bende eskiye duyulan özlemin günümüz şartlarıyla harmanlandığı ve yaşanmaya devam ettiği düşüncesini uyandırıyor. Samimiyetsizlikten, şehrin gürültüsünden ve hiç tanımadığı insanlar içindeki yalnızlığından sıkılan insanlar kaçıyor. Tüm bu anlattıklarım da beni daha iyi bir yaşam şartlarına sahip olmamızın bedelini samimiyetimizi kaybederek ödediğimiz sonucuna ulaştırıyor. Gelişmek, zamana ve teknolojiye ayak uydurmak, tabi ki önemli ve gerekli. Geçinmekte zorlanan, yeterli düzeyde eğitim alamayan, kendini geliştiremeyen herkes bunlara sahip olmayı ve daha iyi şartlarda yaşamayı ister. Gelişmenin yanlış olduğunu ya da olmaması gerektiğini savunmuyorum, savunamam. Ama sorgulamadan da edemiyorum. Yeni ve gelişmiş düzen gerekliydi fakat tek yol bu muydu? Gelişirken en önemli değerlerimizden biri olan samimiyetimizi kaybetmek çok ağır bir bedel değil mi? Bu soruların birden fazla cevabı olabilir. Ben gelişmek ve yeni bir düzene geçmenin gerekliliğini bir kez daha vurgularken bunu bir anda insanları alıp başka bir düzenin içine atar gibi olmaması gerektiğini ve bedel olarak samimiyetimizi almayacak başka bir yöntem olabileceğini düşünüyor ve son sözü size bırakıyorum…



Yorum gönder