Sessizliğin Hesabı
6 Şubat sabahı sadece yer sarsılmadı. O gün, yıllardır “hazırız” denilen sistemin aslında ne kadar hazırlıksız olduğu ortaya çıktı. Enkaz çöktü, ama asıl ağır olan, o enkazın başında beklenenlerin gelmemesiydi.
Deprem oldu. Büyük oldu. Yıkıcı oldu.
Ama sonrasında yaşananlar, depremin kendisinden bağımsız değildi.
İlk saatler geçti. Sonra bir gün. Sonra bir gün daha. Enkaz altından sesler geldi. “Buradayım” diyenler oldu. O sesler duyuldu, kayda geçti, paylaşıldı. Ama birçok yerde o seslere ulaşacak bir düzen kurulamadı. Bilimin “hayat kurtarır” dediği ilk 72 saat, bazı bölgelerde neredeyse seyredildi.
Bu tabloyu daha ağır yapan bir başka gerçek ise şuydu:
Yıllardır deprem için toplandığı söylenen vergiler vardı. Afet riskine karşı biriktirildiği ifade edilen kaynaklar vardı. Günlerce televizyon ekranlarında “dayanışma” adı altında toplanan bağışlar oldu. Rakamlar açıklandı, alkışlar yükseldi. Ancak aylar geçti, bugün hâlâ özellikle Hatay’da binlerce insan konteynerlerde yaşamaya devam ediyor. Bu durum, ister istemez şu soruyu doğuruyor: Bu paralar nerede, neye dönüştü, kime dokundu?
Bu noktada herkesin aklına gelen ama yüksek sesle pek söylenmeyen bir soru var:
Bu ülkenin en büyük organizasyon gücü neden sahada yoktu?
Afet anlarında devreye girmesi beklenen kapasite, ilk günlerde ortada görünmedi. Bu bir imkânsızlık meselesi değildi. Bu, karar alma meselesiydi. Ve kararlar alınırken zaman geçti. Zaman geçerken insanlar öldü.
Yardımlar konusuna gelince…
Bir yerde yardım yığınları oluştu, başka bir yerde insanlar hâlâ çadır arıyordu. Koordinasyon denilen şey, kâğıt üzerinde kaldı. Devletin varlığı haritalarda vardı, ama sahada hissedilmiyordu.
Sonra, toplumun en çok canını acıtan tablo ortaya çıktı.
Normalde felaket günlerinde umut olması gereken bir kurumun, barınma ihtiyacını karşılamak yerine bunu bir işlem kalemi olarak gördüğü anlaşıldı. İnsanlar soğukta beklerken, “yardım” kelimesiyle yan yana gelmemesi gereken yöntemler devreye girdi. O an, mesele çadır meselesi olmaktan çıktı. Güven meselesine dönüştü.
Ardından tanıdık cümleler geldi:
“Böylesi görülmedi.”
“Bu kadarına hazırlık olmaz.”
“Kader.”
Oysa bu ülkede depremler yeni değil. Uyarılar yeni değil. Toplanan vergiler yeni değil. Ekranlarda toplanan bağışlar da hâlâ hafızalarda. Buna rağmen bugün hâlâ konteynerde yaşamaya çalışan insanlar varsa, mesele sadece felaketin büyüklüğüyle açıklanamaz.
6 Şubat bize şunu çok net gösterdi:
Sorun sadece yerin sallanması değil, sistemin sallantıda olmasıydı.
Ve eğer bu sessizlik hâlâ korunuyorsa, eğer paranın, kararların ve önceliklerin hesabı net biçimde verilmiyorsa, bu yalnızca geçmişin değil, geleceğin de sorunudur. Bir sonraki deprem geldiğinde yine “neden” diye sorulacak, ama cevap için yine geç kalınacak.
Bu yazı bağırmak için değil.
Hatırlatmak için yazıldı.
Çünkü enkaz kaldırılabilir.
Ama paranın nereye gittiği, zamanın nasıl harcandığı ve sessiz kalınan tercihler bir yerde durur.
Ve durduğu yerde kalmaz.
Elif Ağıl.



Yorum gönder