Göz Göre Göre Gelen Bir Facia
Türkiye’yi sarsan okul saldırısında hayatını kaybeden öğrenciler ve bir öğretmen, geride yalnızca büyük bir acı değil, aynı zamanda görmezden gelinmiş bir sürecin ağır sonuçlarını bıraktı. Henüz hayatlarının başındaki gençlerin ve onları korumakla yükümlü bir eğitimcinin yaşamını yitirmesi, bu olayın sıradan bir asayiş vakası değil, çok katmanlı bir ihmal zincirinin sonucu olduğunu açıkça ortaya koyuyor.
Olayın ardından kamuoyuna yansıyan bilgiler, saldırıyı gerçekleştiren öğrencinin uzun süredir ciddi sorunlar yaşadığını, yazdığı metinlerde kendisini hem “çok yalnız” hem de “çok zeki” olarak tanımladığını, “beni herkes görecek, herkes tanıyacak” gibi ifadelerle kendisini adeta bir antikahraman olarak kurguladığını gösteriyor. Bu tür bir anlatı, bir anda ortaya çıkan bir ruh halinden ziyade, zaman içinde derinleşmiş bir yalnızlık ve anlaşılmama duygusunun dışavurumu olarak okunuyor.
Bu süreçte en dikkat çekici başlıklardan biri ise aileye ilişkin iddialar. Babanın silahların kilitli olduğunu ifade etmesine rağmen öğrencinin silahlarla çekilmiş çok sayıda fotoğrafının bulunması, ortada ciddi bir çelişki olduğunu düşündürüyor. Sorunları olduğu bilinen bir çocuğun silahlarla bu denli temas edebilmiş olması, basit bir ihmalin ötesinde bir sorumsuzluk tartışmasını beraberinde getiriyor. Daha da çarpıcı olan ise babanın güvenlik bürokrasisi içinde yer alan bir görevde bulunduğuna dair iddialar; bu durumda silahın yaratabileceği sonuçları en iyi bilmesi gereken bir çevrede dahi gerekli hassasiyetin gösterilmemiş olması, olayın vahametini artırıyor.
Buna rağmen yaşanan her benzer olayda olduğu gibi tartışmanın yönünün hızla değiştirilmesi, sorumluluğun oyunlara, dizilere ve genel bir “şiddet kültürü” söylemine kaydırılması, somut ihmallerin üzerini örtme riskini taşıyor. Oysa ortada aylarca süren sinyaller, bilinen riskler ve müdahale edilmeyen bir süreç varken meseleyi yalnızca medya içerikleri üzerinden açıklamak, gerçek sorumluların görünmez hale gelmesine neden oluyor.
Bu tabloya eşlik eden bir diğer çarpıcı görüntü ise olayın hemen ardından hastanede yaşandı. Evladını kaybetmiş bir babanın bir yetkiliye, bir valiye öfkeyle sesini yükselttiği anda susturulması, yalnızca bir güvenlik refleksi değil, aynı zamanda bu ülkede acının bile kontrol altına alınmak istendiğini gösteren sembolik bir an olarak hafızalara kazındı. Bir baba evladını kaybetmişken konuşamıyorsa, hesap soramıyorsa ve sesi kesiliyorsa, burada yalnızca bireysel bir trajedi değil, daha derin bir yönetim anlayışı tartışması da kaçınılmaz hale gelir.
Tüm bu gelişmeler bir arada değerlendirildiğinde ortaya çıkan tablo nettir: bu olay anlık bir patlamanın değil, adım adım gelen ve her aşamasında durdurulma ihtimali bulunan bir sürecin sonucudur. Bu nedenle sorumluluk yalnızca tetiği çeken kişiye indirgenemeyecek kadar geniştir.
Hayatını kaybeden öğrenciler ve öğretmenin ardından geriye kalan en temel soru ise değişmemektedir: bu kadar açık işaretler, bu kadar somut uyarılar varken neden hiçbir etkili mekanizma devreye girmedi ve neden bu ülkede böylesi bir trajedinin ardından dahi sorumluluk üstlenen kimse çıkmadı.
Elif Ağıl.


Yorum gönder