MODERNİTENİN KRİZİNE YÖNELİK ÇÖZÜMLER: Hannah Arendt ve Jürgen Habermas

Kaynak: Ek Dergi

Aydınlanma Çağı’ndan bugüne değin gelişen hadiseler sonucu insanlık; bireye ve akla geçmişte olmadığı kadar önem atfetmeye başlamıştır. Bilimin bir dünya görüşü haline gelerek egemen paradigmaya dönüşmesi ancak bunun yanı sıra bilimin, bireyin ve aklın ortaya çıkardığı olumsuz hadiseler batıdaki rasyonaliteye ve tarihsel anlamda da moderniteye olan inancı sarsmıştır. Toplumda ve genel olarak insanlık tarihindeki bireye ve modernitenin ögelerine olan düşkünlük Birinci ve İkinci Dünya Savaş’ları sonrasında hakimiyetini kaybetmiştir. Yapılan bilimsel keşifler, icatlar, felsefeye ve insan yaradılışına ilişkin yapılan analizler sonucunda insanlığın daha iyi bir noktaya gelmesi beklenirken dünyada çok kanlı iki savaş meydana gelmiş ve bu savaşlarda iyi olarak addedilen, insanlığa fayda sağlayacağı düşünülen bilimsel icatlar yoğun bir şekilde kullanılarak yıkım ve felakete yol açmıştır. 19. yüzyılda egemen olan bilim anlayışı, bilime ve ilerlemeye karşı duyulan aşırı güven, yaşanan savaşlar ve hezimetler sonrası dönüşüme uğramış, egemen paradigma olmaktan çıkmıştır. 20. yüzyılda toplumsal evrimin sürekli ilerlediği ve toplumun terakki ederek mükemmelleştiği iddiası zayıflamıştır. Hal böyle olunca insanlar tarafından “Modernlik bize ne getirdi, modernite bize ne kattı?” gibi sorgulamalar meydana gelmiştir. Modernite, birçok düşünür tarafından sorgulanmış ve hatta bazı kesimler tarafından toptan reddedilmiştir.[1]

Bu duruma yönelik eleştiri getiren düşünürlerinden biri de Hannah Arendt ve Jürgen Habermas’tır. O dönemki konjonktür açısından baktığımızda ya modernliğe olan aşırı güzelleme ya da hepten reddediş şeklinde iki tür kutuplaşma görülür. Arendt’in bu görüşlerden farkı, ne anti-modernist olması ne de modernliği hepten benimsemesidir. Habermas ise, modernizmin vaat ettiği sonuçların bir türlü ortaya çıkmayışı ve modernitenin getireceklerine karşı olan umudun kırıldığını ifade ederek modernitenin uzun vadede sağladığı faydaların yanı sıra birçok aksaklığı da ortaya çıkarmaya çalışmıştır. (Cevizci, 2013, s. 601-605). Bu bağlamda Arendt ve Habermas modernitenin aksaklıkları üzerinde durmuş ve moderniteye yönelik eleştirilerde bulunmuşlardır.

Doğal ötesine ulaşmayı hedefleyen insanoğlu, bu gaye için bilimi anahtar malzeme olarak görmüştür. Bu amaç uğruna insanı ve toplumsal hayatı yapaylaştırmıştır. Bu durum insanı doğal olanla ve toplumun da birbiriyle olan bağını koparmaya neden olmaktadır. Bu nedenden dolayı özelde bilim, tarihsel planda ise modernite problematik bir hal almıştır. Arendt’e göre toplumsal alanın ortaya çıkardığı hissizlik, geleneksel ögelerin çöküşü ve toplumsal alan içinde sağduyudaki azalma yabancılaşmaya neden olmaktadır. Habermas ise modernliğin kattıklarından çok vaat edip de gerçekleştiremediklerine odaklanarak modernliği tamamlanmamış bir proje olarak görür ve bu bağlamda modernitenin eksik yönlerini gidermeye çalışır. Modernitenin aşırılaştırdığı özneyi eleştiren Habermas, iletişimsel eylem kuramıyla modernlik projesinin aksaklıklarını ve çelişkilerini gidermek ister.

Eyfel Kulesi'nin Tarihi - Sanal Şantiye
Kaynak: Sanal Şantiye

Arendt’e göre modernitenin neden olduğu krizlerden biri insanların ortak dünya algısı ve sağduyunun giderek yok olmasıdır. Kamusal alanın modern çağda özel alanla birleşerek “toplumsal alanı” ortaya çıkarması, modern çağın oluşturduğu problematik bir durumdur. Bu durumun ortadan kaldırılması için kamusal alanı yeniden canlandırmak gerekir. Bu sebeple Arendt, özel alan ve kamusal alanı kesin çizgilerle birbirinden ayırmaya çalışır. -Özel alan, siyasi olmayan etkinlikleri, kamusal alan ise siyasi etkinlikleri kapsar.- Modernitenin yaşadığı bunalım ancak bu vesileyle çözülebilir (Yılmaz, 2007, s. 65).  Modern çağda kamusal-özel ayrımının ortadan kalkması durumunun çözümü için Arendt, modern çağda geçmişle kopan bağlantının yeniden tesis edilmesi gerektiğini ifade eder. Arendt’in temelde muzdarip olduğu konu da budur. Modern dönemin ortaya çıkardığı problematiklere karşı Antik Çağ’daki gibi politik olanla, insani ihtiyaçların karşılandığı özel yaşama (oikos) yönelik özlem duyduğu söylenebilir. Arendt’in modernitenin krizine yönelik ifade ettiği bu çözüm radikal bir modernite eleştirisi olmaktan çok Antik Çağ’daki kamusal- özel alan ayrımını toplumsal ve insani bir ihtiyaç olarak görmesinden kaynaklanır.

Aynı zamanda Arendt, modernitenin içindeki uzantıların bir sonucu olarak dünya genelinde totalitarizme neden olduğu ve bunun temelinde ise kamusal-özel alan ayrımının ortadan kalkması durumuna bağlar. Modern toplumda kamusal özel alanın ortadan kalkması sonucu yeni bir kitle toplumu meydana gelmiştir. Kitle insanı, sistematik yönlendirme ve manipülasyona açık bir konumda olduğundan otonom birer birey olmaktan çıkmıştır. Kamusal alana ait ilkeler yıkıldıkça her ferdin birbiriyle ilişki kurduğu ancak ortak bir dünya anlayışı kalmamıştır. Bu da bireyleri otonom birer birey olmaktan çıkarıp, pasifize olmuş birer kitle insanına dönüştürmüştür. Ortak kamusal alanın tahrip edilişi yabancılaşmasın sürdürülmesine etki etmektedir. Arendt bu analiziyle eğer fırsat verilirse nasıl bir totaliter rejimin ortaya çıkacağını göstermeye çalışmaktadır. Bu durumu modernitenin neden olduğu bir sonuçtur.

Jülgen Habermas modernitenin yarattığı krizlere karşı daha çözümsel yaklaşarak, modernitenin yitip gitmiş bir proje olduğunu söylemek yerine, modernitenin eksik yanlarının bulunduğunu ve henüz tamamlanmamış bir proje olduğunu ifade eder. Arendt ile Habermas’ın krizin ortaya çıkış nedenlerine olan bakış açıları bu bakımdan farklıdır. Arendt, modernitenin krizlerini kaçınılmaz bir son olarak değerlendirirken; Habermas aksaklıkları giderilmesi gereken bir proje olarak nitelendirir. Arendt’in özel-kamusal alan arasındaki çizginin kaldırılması çözümü Habermas’ta kamusal alandaki özgürlüğün yeniden canlandırılması şeklinde yorumlanır. Arendt’le görüşleri bu noktada paralellik gösteren Habermas, kamusal alanın devlet mekanizmasının baskısı sonucu özgürlüğünü yitirdiğini ve bu durumun aynı zamanda bireyin toplumsallaşma süreci içerisinde özgürlüğünü kısıtladığını ifade etmektedir (Akkol, 2019). Aklın her şeyin merkezine konulmasının sonucu olarak; bireylerin manipülatörlere müsait bir yapıya gelmesi, bireyin özgürlüğünü zedelenmektedir. Bu durum ancak kamusal alandaki özgürlüğün yeniden tesis edilmesiyle düzeltilebilir. İletişimsel eylem kuramında Habermas, özgürlüğün kamusal alana yeniden kavuşturulmasının iletişim etiğinden geçtiğini ifade etmektedir. Modernleşmenin seçici bir model olduğunu ifade eden Habermas’ın konuya ilişkin şu pasajına bakmak faydalı olacaktır:

“Bu model bir yandan, özel alandaki ve kamusal alandaki iletişimsel olarak yapılandırılmış eylem alanlarını, iktisadi ve yönetimsel eylemle dizgelerinin şeyleştirici iç dinamiğinden koruyan özgürlük kurumlarının inşasını ve bir yandan da modern kültürün anlam veren geleneklere bağlı, ama gelenek açısından yoksullaşmış gündelik yaşam pratiğiyle geri beslenmesini dışta bırakıyor.” (Habermas, 2001, s. 781)

Habermas modernite krizinden çıkışa dair modernlik kuramını genişçe tartıştığı İletişimsel Eylem Kuramı adlı kitabının son sayfalarında; kamusal alana pratiklik kazandırılarak kopan normatif bağların yeniden inşa edilmesi gerektiği ve özgürlüğünden uzaklaştırılmış kamusal alanın iletişimsel eylemin özgün mantığıyla yeniden canlandırılması gerektiğini ortaya koymaktadır (Habermas, 2001). Eğer modernite krizi bu yolla aşılırsa ne köktenci çıkmazlara sapılır ne de evrene ve toplumsal yaşama ilişkin kimsenin kullanabileceği manipülatif bir alan olur.

Ayrıca Habermas modernite krizinin sanat vesilesiyle çözülebileceğini düşünür. Modernitenin bilim, ahlak ve sanata yaptığı baskı sonucu bu alanda yürütülen faaliyetlerin kurumsallaşarak gündelik iletişim ve anlam dünyasından uzaklaşmıştır. Oysa Arendt’te de Habermas’ta da gördüğümüz üzere insanın ihtiyacı olan ortak bir anlam dünyasına vurgu yaparlar. İnsan düşüncelerini kamusal alanda ifade edip anlaşılır bir zeminde tartışırsa ancak gerçek değerine kavuşur. İki düşünürün de ortak yanı realitenin ancak kamusal alanda ve özgür bir zeminde tesis edileceğine olan inançtır.

BAŞVURULAR

  • Akkol, M. L. (2019). Jürgen Habermas’ın İletişimsel Eylem Kuramı Ve Kamusal Alan Kavramının Analizi. Pamukkale Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi(37), 171-180.
  • Cevizci, A. (2013). Paradigma Felsefe Sözlüğü (8. B.). Paradigma Yayınları.
  • Çelikoğlu, İ. Ö. (2011). Habermas’ın Modernite Savunusu: Eleştirel Bir Okuma. Anadolu Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, 11(3), 239-258.
  • Çınar, M. U. (2016). Marx, Arendt, Modernite, Yabancılaşma Ve Siyaset: Ya Da, Modern Çağ’da İnsanca Bir Yaşam Mümkün Mü? Ydü Sosyal Bilimler Dergisi, Ix(2), 140-167.
  • Habermas, J. (2001). İletişimsel Eylem Kuramı (1. B.). (M. Tüzel, Çev.) Kabalcı Yayınları.
  • Wolin, S. S. (2013). Hannah Arendt: Demokrasi Ve Politik Olan. (H. Şen, Dü.) Sosyoloji Dergisi(29), 135-149.
  • Yılmaz, Z. (2007). Hannah Arendt’te Özel Alan-Kamusal Alan Ayrımı Ve Modern Çağda Toplumsal Alan. Erzurum: Doktora Tezi.

[1] Daha kapsamlı bir metin için bkz: Alan Touraine, Modernliğin Eleştirisi.

Yorum gönder