Ahlaksız Çağda Ahlaklı Yaşama Sanatı
Doğan Göçmen
Bilim ve insan ilişkisi söz konusu olduğunda aklımıza hemen Jean-Jacques Rousseau’nun
bilimler ve sanatlar üzerine olan ünlü denemesi gelir. Bilimlerin ve sanatların yeniden
kuruluşu ahlak açısından ilerletici mi olmuştur yoksa yıkıcı mı? Rousseau, ünlü Bilimler
Üzerine Söylev başlığıyla kısaltılan denemesinde bilimleri ve sanatları ilkesel bir eleştiriye tabi
tutmuştur.1 Bilimler ve sanat insanlık uygarlığını mümkün kılmıştır. Uygarlığın yaratılması
insanın olanaklarını ve kapasitesini müthiş geliştirmiştir. Diğer bir deyişle insanın ilkesel
olarak bilinçli ahlaklı bir yaşam sürmesinin koşullarını oluşturmuştur. Fakat diğer taraftan
aynı gelişme insanlığın içinde bulunduğu ve her bakımdan ahlakî çürüme olarak
tanımlanması gereken durumun oluşması da yine bilimlerin ve sanatın gelişmesi sonucu
olmuştur. Çağımızın ünlü Alman filozoflarından Otfried Höffe, Modernliğin Bedeli adlı
kitabında Rousseau’ya da işaret ederek modernliği yeniden sorguladığımız bugünlerde
bilimlerin statüsünü de yeniden sorgulamamız gerektiğine işaret etmiştir.
Bilimlerin Kullanımı ve Kötüye Kullanımı
Modern toplumun kuruluşundan beri kuşkusuz en başa oturttuğumuz bilimlerin ürettiği
ürünlerinin kullanıldığı nice savaşlar olmuştur; bu savaşlarda gör kaç yüz milyon, gör kaç
bin milyon insanın hayatı elinden alınmıştır. Savaşsız geçen dönemler birer epizot gibi
kısacıktır. Bugün çok çeşitli sayısız kitlesel imha silahları yapılmıştır. Bu gelişmelerin
ışığında, insanın dünyanın etkili politikacılarına, lütfen akan kanı durdurun, diye yalvarası
geliyor. Bunun nafile olacağını biliyoruz, çünkü yalvarırsak, bunu yapanın ilk yapanın biz
olmayacağımızı biliyoruz. Bu savaşların ve savaşlarda yaşanan katliamların hiçbirisinin
bilimlerin asıl amacıyla hiçbir ilişkisi bulunmamaktadır. Bilimlerin asıl amacı, insanlığın
durumunu her bakımdan iyileştirmek ve ilerletmektir. Fakat ne yazık ki bunların hepsi
bilimlerin araçları ve ürünleri kullanılarak yapılmıştır. Çevre kirliliği, doğanın tahribi,
insandan kaynaklanan olumsuz iklim değişimi; bunların hepsi bilimlerin, sanatların ve
zanaatların gelişmesi sonucu olmuştur. Fakat buna bilimlerin kötüye kullanımının sonucu
demek daha doğru olacaktır elbette.
1 Burada sanat kavramını Rousseau’nun kullandığı en geniş anlamda, insanın saf doğal olanı değiştirdiğine sanat denmesi anlamında almak gerekir, çünkü bugün yaygın olarak yapılan „sanat‟ ve „zanaat‟ ayrımı yenidir ve kanımca içinde aristokratça seçkici bakışları da barındıran bir ayrımdır.
Jean Jacques Rousseau’ya Dönüş
Ahlaklı Olmanın Bir Önkoşulu
Bu gelişmelerin ışığında Höffe, Rousseau’nun bilimlerin ve sanatların yeniden inşasının
insanlığın ahlaken ilerleyip ilerlemediğini konu alan denemesine geri dönmemiz gerektiğini
ileri sürmüştür. Buna göre eğer bilimlerin yapısı, işlevi ve statüsü eleştirel bir şekilde yeniden
gözden geçirilecekse, işe oradan başlanması gerekmektedir.
Özetle belirtecek olursak; Rousseau’nun söz konusu denemesi, bize ne diyordu? Oluşan
uygarlık, bilimlerin ve sanatların eseridir. İlk insanlar naif ve dürüst insanlardı, çünkü
mülkiyet ilişkilerinden kaynaklanan yalancı ve kurnaz olmalarını gerektiren bir durum
bulunmamaktadır. Fakat buna karşın uygarlığının ve kültürün başında, insan, gelişmişlik
düzeyi bakımından istese de ahlaklı olamazdı. İnsanın ahlaklı olabilmesi için, karşılık
beklemeden diğerinin acısını ve mutluluğunu paylaşabilmesi ve hiçbir şey beklemeden
diğerine yardım edebilmesi, diğerini amaç edinebilmesi gerektirmektedir. İnsanın bunu
yapabilmesi için ise önce diğerinin ne halde olduğunu ve yardıma ihtiyacı olup olmadığını,
yardıma ihtiyacı varsa, ihtiyacının ne olduğunu bilebilmesi gerekmektedir. Bunu ise insan
ancak diğeriyle duygudaşlık veya empati kurabildiği oranda yapabilir –ki burada aslında
kullanılması gereken doğru kavram “sempati” kavramıdır. Öyleyse Rousseau’ya göre
insanların birbirleriyle az çok ahlaki ilişkiler kurabilmesinin öznel koşulu, insanların
birbirleriyle duygudaşlık ilişkisi kurabilmesinin zihinsel yetilerinin gelişmesidir. Bu ise
insanın ancak maddi yaşam koşullarını iyileştirebildiği oranda mümkündür. Tüm uğraşı
yaşamını idame etmek olan insanların ahlaklı yaşam üzerine düşünmesi mümkün değildir.
Bu ancak insanın üretim kapasitesinin artması sonucu oluşacak olan boş zaman ile
mümkündür.

Ahlaklılığın Önkoşulu Olarak Fantezi ve Empati
Fakat insanın diğeriyle empati kurabilmesi için, fantezi veya tahayyül gücüne gereksinimi
vardır –ki tahayyül gücü ilk insanlarda olmayan bir şeydir, Rousseau’ya göre. İnsanlar
tahayyül güçlerini ancak zamanla emek ve üretim süreçleri geliştirebildikleri oranda elde
edebilmişlerdir. Bu ise ancak bilimlerin ve sanatların gelişmesiyle mümkün olmuştur.
Bilimler ve sanatların gelişmesiyle insan her bakımdan gelişmiştir ve ahlaklı bir varlık
olmanın maddi ve manevi önkoşullarını oluşturmuştur.
Ne var ki, bilimlerin ve sanatların yaratmış olduğu kültür ve uygarlık hali, insanın, istese de
ahlaklı olmasına müsaade etmemektedir. İlk insanlar, ahlaklı olmanın koşulları olmadığı için,
isteseler de ahlaklı olamıyordu. Bilimlerin ve sanatların gelişmesiyle gelişen uygarlık
sayesinde insanların ahlaklı olmasının koşulları oluşmuştur. Fakat bu sefer insanlar isteseler
de, ahlaklı olmanın koşulları oluşmuş olmasına rağmen, ahlaklı olamamaktadır. Alıp satma,
para pul ve mülkiyet ilişkilerinden ibaret olan piyasa ilişkileri ahlaki olmaktan başka her
şeydir, çıplak çıkar, güç ve iktidar ilişkilerini ölçü ve temel aldığı için kesinlikle ahlaki
değildir. Halimiz kısaca bugün de budur. İnsanlık, Rousseau’nun zamanında olduğu gibi
bugün de ahlaksızlık içinde debelenip durmaktadır.
Ahlaksız Çağda Ahlaklı Kalmanın Bir Kıstası
Bu nedenle bugün bilimlerin anlamından çok bir bütün olarak bilimlerin gerekliliği tartışılır
olmuştur. Bilimlerin ve mantığın gereksiz olduğu düşünülür olmuştur. Bunun karşısında
bilimin asıl görevinin ve işlevinin insanlığın durumunun iyileştirilmesi ve ilerletilmesi
olduğunu hatırlamak gerekmektedir. Söz konusu iyileşme ve ilerleme ahlaklılığın
kurulmasının da önkoşuludur. Bu nedenle her şeye rağmen felsefeden, mantıktan,
bilimlerden, bilimsel anlayış ve bakıştan, sanatlardan ve zanaatlardan (eğer bu ayrımı kabul
edersek) kesinlikle vazgeçemeyiz.
Bu durumda ahlaklılığı kurmak ve korumak, insan onuruna ve bilimlerin amacına uygun
olarak yaşayabilmek için, ister günlük hayatımızda verdiğimiz kararlarda olsun, ister
bilimciler ve felsefeciler olarak çalışırken olsun, bir çıkış olarak, çağdaş ahlak
felsefecilerinden Bernard Williams’ın bir önerisini verimli kılabiliriz. Williams çeyrek yüzyıl
önce yayınlanan Making Sense of Humanity (İnsanlığı Anlamlandırma) adlı kitabında insanların
yapıp ettikleri için “ahlaken müsaade edilir” olma şartını getirmiştir. Fakat ahlaken neyin
müsaade edilir, neyin müsaade edilmez olduğuna herkes kendisi karar verecektir. Buna göre,
hangi bağlamda olursa olsun, ister bireysel ve özel alanda olsun, isterse toplumsal ve
kamusal alanda olsun, yapıp ettiklerimizin ahlaken yapılabilir olması için, gündemde olan
sorunları çözücü, durumu iyileştirici olma kıstasını yerine getirmesi gerekmektedir.
Öyleyse, hayatımızın hangi alanında olursa olsun, yapıp ettiklerimizin ahlaken savunulabilir
olması için, her durumda yeniden sormamız gerekmektedir: “Verdiğim karar,
gerçekleştirmek istediğim eylem, sorunu çözüyor mu, durumu iyileştiriyor mu?‟ Bu soruya
olumlu yanıt verebildiğimiz oranda vermek istediğimiz karar ve gerçekleştirmek istediğimiz
eylemin ahlaken az-çok savunulabilir olmasından hareket edebiliriz. Eğer verdiğimiz karar
durumun iyileştirilmesine en ufak bir katkı sağlamıyorsa, davranışımızın ahlaken doğru
olduğundan söz etmemiz mümkün değildir.



Yorum gönder