COP28: Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi 28’inci Taraflar Konferansı’na Ekolojist Bir Bakış
Dünya hiç olmadığı kadar kırılgan bir süreçten geçiyor. Doğal olarak tanımlanan ama doğallığı her geçen gün sorgulanan afetlerin anılmadığı tek bir hafta geçirmek bile mümkün değil. Bu satırların yazıldığı saatlerde bile Türkiye’de 5.1 büyüklüğünde bir deprem yaşandı. 2 Aralıktan bu yana Filipinler’de en büyüğü 7.6 olmak üzere 6 üzeri onlarca deprem yaşandı ve yaşanmaya devam ediyor.
Yaşananlar depremlerle sınırlı değil elbette seller, yangınlar, heyelanlar gibi birçok afet her gün dünyanın farklı yerlerinde can almaya devam ediyor. Bu satırlar yazıldığında haber kanalları Tanzanya’da sel ve heyelanların 47 kişinin ölümüne sebep olduğunu geçiyordu.
Sözü geçen afetlerin ister doğal olarak tanımlansın ister tanımlanmasın iki temel özelliği var. İlki insan kaynaklı oldukları ikincisi ise yine insanı yok ettiği gerçeğidir. Bu özelliklerin açıklanması yararlı olur ancak bu açıklamaları COP28’e değinmeden yapmak hem sorunu hem de çözümü anlamamızı zorlaştıracaktır. Bu nedenle COP28’e bakmakta yarar var.
COP28: İklim Değişikliğinden İklim Krizine
İklim değişikliğinin bir sorun olarak tanımlanması ve kamuoyu oluşumu gezegende doğal olarak gerçekleşen iklim değişimi sürecinin insan faaliyetleri sonucunda hızlandığı, doğal dengenin bozulmaya başladığı ve bunun hem insan hem de doğal yaşam için bir sorun olduğunun anlaşıldığı 1970’lere değin gider. Bu konuda ekoloji hareketlerinin ve dönem içinde yeni yeni ortaya çıkan “Yeşil Partilerin” etkisine rağmen küresel anlamda en güçlü sonucun Rio Konferansı olarak da bilinen 1992’de gerçekleşen BM Çevre ve Kalkınma Konferansı sonrasında kabul edilen Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’dir. 197 ülkenin imzaladığı sözleşme 1994’ten bu yana her yıl “taraflar konferansı/conference of parties (COP)” şeklinde yapılır.
COP28 bu yıl (BAE) Birleşik Arap Emirlikleri’nin Dubai kentinde 30 Kasım-12 Aralık tarihlerinde gerçekleşecek. Sadece bu cümle bile iklim krizinin çözümü için toplananların niyetini anlatır.

Görsel: GETTY IMAGES
Sadece bu cümle bile iklim değişikliğinin bu kadar yıllık “mücadele”ye rağmen nasıl çözülemediğini ve aksine daha da kötüleşerek iklim krizine dönüştüğünü açıklar.
BAE ve İklim Krizi
İklim krizi elbette tek bir devletin sorumluluğu değildir. COP’ların düzenlenme sebebi de bu durumun anlaşılmasından ve bu sorunun ancak küresel mücadele ile çözülebileceği düşüncesinden yola çıkar. Yine de bu herkesin olmadığı gibi her devletin de eşit sorumluluğu anlamına gelmez, elbette daha fazla suçlayacak birileri her zaman olacaktır. Ancak burada amaç suçlama değil çözüm, en azından çözüm arayışı olduğuna göre bir tespit yapmak zorundayız. Bu da çözüm için toplanan yerlerin bu çözümün ortağı olması en azından sorunun sebebi olmaması gibi etik bir yükümlülüğü içerir. Oysa BAE çözümün değil aksine sorunun kaynağı olarak karşımızı çıkıyor.
Öncelikle BAE yaklaşık 9,5 milyon nüfusuna rağmen dünyanın en fazla petrol üreten 8. ve en fazla petrol tüketen 24. ülkesi (worldometers, 2023). BAE’nin petrol üretim oranına yıllık olarak bakıldığında ise bu miktarın 2016’a değin sürekli arttığı ve 2016’da oturduğu 8.cilik koltuğunu koruduğu görünmekle birlikte artışın bir istekten kaynaklanmadığı özellikle olumlu ya da olumsuz ABD gibi ülkelerle girişilen politik ilişkilerden kaynaklandığı söylenebilir. BAE’de devletin petrol şirketinin başında bulunan aynı zamanda Sanayi ve İleri Teknoloji Bakanı olan Sultan Ahmet El Cebir’in petrol üretim kapasitesini artırmak istediği biliniyor. Dolayısıyla Sultan Ahmet El Cebir’in konferans başkanı seçilmesi de aslında bir gösterge olarak sunulabilir.
Bu bağlamda COP28’in BAE’da yapılmasının temel nedeninin 2022 Dünya Kupası’nın Katar’da yapılması ile aynı olduğunu söylemek mümkün. Dolayısıyla bunun özellikle ekolojistler tarafından başka bir PR çalışması olarak görüldüğünü de söylemek gerekir.
COP28’den Ne Beklenebilir?
COP28’e giderken beklentilerin çok yüksek olduğu açık. Ancak önceki COP’lar referans alındığında gerçekçi olmakta yarar var.
En iyi ihtimalin Paris’te gerçekleştirilen COP21 hedefi olan küresel ısınmanın 1,5 derecede tutulmadığında ortaya çıkabilecek yıkımın hatırlatılması olduğu söylenebilir.
Ancak en büyük tartışmaların Sharm El-Şeyh’de gerçekleştirilen COP27’de alınan gelişmiş ülkelerin iklim krizi ile mücadelede yoksul ülkelere ekonomik olarak destek olması üzerinden gerçekleşeceği açık. “Kayıp ve Zarar” fonu olarak tanımlanan fona talep daha toplantının ilk günlerinde başladı bile.
Türkiye “Kayıp ve Zarar” Fonundan Yararlanmak İstiyor
Türkiye son yıllarda yangından sele, depremden heyelana birçok afet yaşayan bir ülke olarak “Kayıp ve Zarar” fonundan yararlanması gerektiğini düşünen ülkelerden.
Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanı Mehmet Özhaseki, Türkiye’nin iklim değişikliği karşısındaki kırılganlığına dikkat çekerek, “Yeşil İklim Fonu’na ulaşmakta zorluk çektiğimizi herkes biliyor. Bu nedenle bizim ‘Kayıp ve Zarar’ fonu içerisinde olmamız elzemdir, kaçınılmazdır. Orada 16’ncı paragrafta yer alan, bu 26 sandalyeli kurul komisyonunun özellikle G bendinden istifade ederek orada bulunmak istiyoruz” derken Türkiye rejim sınıflandırılmasına göre, EK-1 yani gelişmiş ülkeler kategorisinde bulunması bu talebinin uygun karşılanması önünde engel olarak görülebilir.
Türkiye’nin iklim krizine yaklaşımı, bu krizdeki payı ve buna rağmen gerekli adımları atmadaki isteksizliği ortadayken bu talebin etik boyutu ise başka bir sorun olarak varlığını koruyor. Yine devlet başkanı düzeyinde katılım sağlanması olumlu olarak okunarak fondan yararlanma ihtimali de bulunuyor.
İklim Krizi Kimin Krizi
Bu sorunun cevabı temel de başta belirtilen afetlerin iki temel özelliğinin açıklanması ve anlaşılmasında yatıyor.

Görsel: NOAA
İklim krizi esas olarak iklim değişikliğinde meydana gelen ve geri döndürülemez boyutlara ulaşan hızlı değişimi ifade eder. Bu değişime adaptasyonun, değişimin hızıyla bağlantılı olarak mümkün olmaması ise gezegendeki yaşamı her geçen gün daha fazla tehdit eder hale gelmiş durumda. Yine de bu tehdittin her yerde aynı zamanda ve aynı şekilde görülmemesi iklim krizine karşı mücadelenin yeterli derece önemsenmemesine neden oluyor. Dolayısıyla bölgesel bir boyutu olduğu söylenebilir. Buna bir de bölgeler içindeki sosyo-ekonomik eşitsizlikler de dâhil edildiğinde sorun daha da çözülmez bir hal alıyor.
İklim krizine gelinen süreçte özellikle sanayi devrimi ile gelişimini tamamlayan ülkeler ve neoliberalizm ile bu gelişmeyi yakalayan ya da yakalamaya çalışan ülkelerin de katkısı oldukça büyük görünüyor. Buna karşın etkilenenlerin önemli bir bölümünün bu gelişmenin dışında kalan ya da bu gelişmeden pay alamayan kesimleri kapsadığı görülüyor. Başka bir ifade ile krizin kaynağı insan faaliyetleri olmasına karşın bütün insanların krize aynı şekilde sebep olmadığı gibi aynı şekilde etkilenmediği görülüyor.
Dünyanın en zengin %10’u iklim krizine sebep olan emisyonların %50’sine sebep olurken en fakir %50 sadece %8’ine sebep oluyor.
Kişi bazında da benzer bir eşitsizlik ve dengesizlikten söz etmek mümkün. Örneğin, içlerinde Bill Gates, Elon Musk, Roman Abramovich gibi zenginlerin bulunduğu 125 milyarderin yatırımlarından kaynaklanan emisyonların ortalaması kişi başına 3,1 milyon tondur yani dünya nüfusunun en alttaki %90’ının ortalama emisyonlarından bir milyon kat daha fazladır.

Örnekleri çoğaltmak mümkün. Ancak ne kadar çoğaltılırsa çoğaltılsın örnekler iklim krizinin gelişmişlik göstergeleri üzerinden bölgesel olduğu kadar insanlar bağlamında sınıfsal bir boyutunun olduğunu da gözler önüne seriyor.
İklim krizinin insan kaynaklı yani insan merkezli olduğu aşikâr. Ancak asıl sorunun bir bütün olarak insanlık değil bu insanlar içindeki belli bir kesim/sınıf olduğu görülüyor. Bu nedenle de iklim krizinin insan merkezli değil sınıf merkezli olduğu kabul edilmeden ve bu sınıfın sorumluluklarının gereğini yerine getirmeden krizin çözülemeyeceğinin de anlaşılması gerekiyor.
Çözüm: Ekolojik Yoldaşlık
İklim krizinin çözümü üzerine birçok çalışma olmakla beraber çözümün salt iklim üzerinden çözülmesi gezegenin bütünselliği açısından mümkün değildir. Bu nedenle sorunun öncelikle bütünsel bir perspektif ile ele alınması gerekir. Bu da gezegenin bir bütün ve bu bütünün birbirileriyle organik ve diyalektik ilişkilerinin olduğunun kabulü ile mümkündür.
Üzerinde yaşam olduğu bilenen tek gezegen olan Dünya’yı bir organizma olarak tanımlamak mümkün. Bu nedenle iklim krizini bu organizmayı tehdit eden tek sorun olarak tanımlamaktan vazgeçmek gerekiyor. Sadece iklim krizine yoğunlaşmak organizmadaki diğer sorunları görmede engel olma aşamasına geldiğini söylemek bile mümkün. O halde sorunun çözümünün bütünlüklü bir perspektif ile mümkün olduğu anlaşılarak mücadeleye başlamak gerekiyor. Aksi halde sorunu çözmek mümkün olmadığı gibi diğer sorunların da çözümsüzleşmesi an meselesi olacaktır. Bu ağaca bakarken ormanın görülmemesi durumuna evrilmemelidir.
İklim krizinin çözümü bir bütün olarak ekolojik krizin çözümü ile mümkündür. Bu nedenle kriz, yolculuğun değil yolların, mücadele değil mücadelelerin birleşmesi ile çözüme ulaşabilir. Dolayısıyla özel olanla politik olanın aynılaşması zorunludur.
Aykut Çoban, yoldaşlığı, mücadele ortaklığı, yol arkadaşlığı sayesinde kurulan bağlam-bağımlı bir siyasal ilişki olarak tanımlar. Ekolojik yoldaşlığın da eşitler topluluğunu yeryüzü ölçeğinde genişletirken eşitsizlikleri de gözardı etmeyen bir anlayışla doldurulacak bir kavram olarak ele alır. Bu da sermayedarla, kereste tüccarıyla, altın madeni sahibiyle ve doğanın metalaştırılması için yasalar çıkaran, izinler veren, teşvikler öngören iktidar sahipleriyle bir ekolojik yoldaşlık ilişkisinin kurulamayacağı anlamına gelir. Ekolojik yoldaşlık, gerek toplumsal, gerek doğaya yönelik eşitsizlikçi ilişkilerin yerel, ulusal ve yeryüzü ölçeğinde giderilmesi mücadelesinde ezilenleri bir araya getiren bir yol arkadaşlığıdır. Çözüm bu yoldaşlığın kurulması, yaygınlaştırılması ve güçlendirilmesi ile mümkündür.
Aykut Çoban’ın da dediği gibi “iyi yaşam yollarının yoldaşları, birleşin! Sınıf, toplumsal cinsiyet, etnik köken, insandoğa ikiliği ve dışlayıcı yurttaşlık ilişkilerinin yarattığı sömürü, eşitsizlik, baskı ve ayrımcılık prangalarından başka kaybedecek bir şeyiniz yok! İyi yaşam yollarını gerçekleştireceğiniz koca bir yeryüzü var.”
Unutulmamalıdır ki, mücadele eden herkes kazanamaz ama kazananlar ancak mücadele edenler arasından çıkar.
Kaynak:
Worldometer. İnfo
Aykut Çoban 06.05.2018, Doğanın Kâhyası’ndan Planetopolis’e: “Ekolojik Yoldaşlık”, http://birartibir.org/ekoloji/60-toprak-vatanim-nev-i-beser-milletim



Yorum gönder