Kirliliğin “Elitleri” ya da “Elit” Kirleticiler / Dr. B. Sina GÜNEŞ
Neoliberalizm ve Ekokıyım
Neoliberalizmin ortaya çıktığı ve egemen hale geldiği son 40 yıl bakıldığında bu eşitsiz ilişkinin giderek daha baskın hale geldiği ve her geçen gün daha fazlaya ülke ve devlete ihraç edildiği görülür. Neoliberalizm girdiği her ülkede özellikle devlet organizasyonu ile beraber ya da paralel hareket eder. Öyle ki her yasa her kanun nasıl olursa olur onun yani destekleyicilerin yararına işler. Bu da doğal olarak bu destekçilerin her geçen gün daha zengin, daha güçlü olmasına sebep olur. Onlar zenginleştikçe daha etkili, daha etkili oldukça daha güçlü, daha güçlü oldukça daha zengin olmaya devam ettiklerinden insanlar da neoliberalizmi daha çok ekonomik bir plan olarak tanımlayıp ona göre davrandı.
Neoliberalizmin ekonomik bir plan olduğu açık ancak bu toplumsal bir formasyon olmadığı anlamına gelmez. Aksine son 40 yılda, küreselleşmenin de etkisini unutmadan, ister Kuzey ülkelerinde olsun ister Güney ülkelerinde olsun meydana gelen toplumsal değişim ve bunlarla organik bağları yadsınamaz eşitsiz ilişkiler neoliberalizmin ekonomik ilişkileri değiştirirken toplumsal ilişki ve değerleri de değiştirdiğinin ve bu değişimin çoğunlukla sınıf-merkezli (classcentric) olduğunu göstermektedir.
1980’de dünya nüfusunun 4.433 milyar 2020 ise 7.764 milyar olduğunu da belirtmekte yarar var. Dolayısıyla en üstteki %10’da artış ile en alttaki %50 arasındaki artış oranını da kaçırmamakta yarar var.
Dünya genelinde meydana gelen eşitsizlik oranının nasıl değiştiği de ayrıca önemlidir. Neoliberalizm hakkında bilinmesi gereken bir en önemli olgu kuşkusuz bu ekonomik modelin kalkınma ile özdeşleştirilip sonrasında sürdürülebilir kalkınma en son olarak da yeşil ekonomiye evrilerek ekonomi ve ekoloji arasındaki ilişkinin merkezi bir konuma oturtulmasıdır. Bu nedenle neoliberalizmi en iyi müştereklerde meydana gelen kayıplarda yani ekolojik sorunlar bağlamında çözümlemek yerinde olur. Başka bir ifade ile neoliberalizm ile ekolojik sorunlar yani ekokıyım arasında organik bir bağ bulunur.
Neoliberalizm ile ekolojik kriz arasındaki ilişkiyi bir bütün olarak ortaya koymak bu kısa makale için elbette mümkün değildir. Ancak suyun metalaştırılmasından, ormanların özel kullanıma açılmasına, madenlerle toprağın içinin boşaltılıp tıraşlanmasına, deniz ve okyanusların petrol aralamaları adı altında kirletilmesine, yine denizler ve okyanuslar kadar akarsular ve göllerin gerek evsel gerek organik kirleticiler için çöp merkezlerine dönüştürülmesine, Amazon ormanlarının her geçen gün peşkeş çekilerek küçülmesi ve dünyanın akciğerlerinin yok edilmesine ve bunun kimler için ve ne uğrana yapıldığı düşünüldüğünde bu bağ açık olarak görülecektir.
Yalnızca bu örnekler bile neoliberalizm ve ekokıyım arasındaki bağı anlamaya yeter. Ancak üzerinde durulması gerek bir diğer konu ekokıyım üzerinden zenginleşenlerin sadece ekokıyım ile değil özel yaşantıları ile de bu yıkımı nasıl hızlandırdıkları ve katkı sağladıklarıdır.
Kirliliğin Elitleri
Autonomy’nin Birleşik Krallık üzerinden yaptığı ve 1998-2018 yılları arasını kapsayan ve sera gazı verileri analizine göre, en zengin %1’lik dilimdeki bir kişinin fakir birinin 26 yılda yaptığı kadar karbondioksit üretmeni yalnızca 1 yılda yaptığını ortaya koyması söz konusu eşitsizliğin farklı bir boyutunu da ortaya koymuş oldu.
Emisyonun sektörlere göre dağılımına bakıldığında da bu sektörler üzerinden zenginleşenlerin bir bütün olarak insanlık olmadığı ve belli bir kesimi kapsadığı da hatırlanırsa durumun vahameti daha iyi anlaşılmaktadır.
Dolayısıyla söz konusu elit kirleticilerin aslında bu eylemleri yanında özel hayatlarında sebep oldukları kirlilik ile gezegeni yalnızca bir değil iki defa ve süreklileşen bir eylemler bütünü ile yeniden ve yeniden kirlettikleri de anlaşılacaktır.
Elit Kirleticiler
Bugün IPCC’den BM’ye küresel şirketlerden yerel ortaklarına özel sektörden devletlere neredeyse bütün organizasyonlar ekolojik bir kriz ile karşı karşıya olunduğu konusunda hem fikirdir. Bunun küresel bir kriz olduğu da kabul edilmiş durumdadır. Krizin küresel olması çözümün de küresel olmasını zorunlu kılmaktadır. Elbette bu küresel kriz ile mücadelede herkese bir görev düşmektedir. Ancak yine de daha fazla suçlanacak dolayısıyla daha fazla sorumluluk alması gerekenler yok mudur?
Sorumluluğun dağıtımında eşitlik vurgusunun öne çıkarılması bile bir eşitsizlik ve bu eşitsizliğin yeniden üretimi değil midir?
Bize ve dolayısıyla bütün insanlığa ekolojik etik dersi veren tüm bu organizasyonların bu eşitsizliği sorgulamaması nasıl meşru görülebilir?
Bireyler yasalarla bu yıkımı engellemeye yönelik yaptırımlara zorunlu olarak katılırken bu kadar gelir elde edenlerin vergi afları ile ödüllendirilmeleri nasıl açıklanabilir?
Bunlar ve bunlara benzer birçok soru ortadayken elit kirleticilerin bu kadar rahat olmasının bir sebebi olmalı. Belki sorular ile yaptırımlar arasında bağ kurarak bu sebebi sorgulama zamanı geldi geçiyor.
Ancak unutulmamalı ki geçen sadece zaman değil. Yok olan yalnız bizim ömrümüz değil. Bütün bir ekolojik dengeyi yok edip kendi kendini yok eden ilk canlılar olmamız sadece an meselesi.
Sonuç
Ekolojik denge söylemi aslında insanın yaşar kalması için gerekli olan denge anlamına gelir. Yani bu denge sadece bizim için geçerli. Gezegenin devamlılığında belirli bir dengeden söz edilmez. Çünkü daha önceki yokoluşların da gösterdiği gibi gezegen her zaman devam edecek bir dengeyi bulacaktır.
Bu dengenin yeniden kurulmasındaki tek fark insanın olup olmayacağıdır.
Evet, buna gezegen karar verecek ancak bu kararda etkili olmak isteyip istemediğimize biz karar vereceğiz. Bu karar çok da karmaşık değil aslında oldukça basit.
Elit kirletici %10 mu bir bütün olarak insanlık mı? Karar sizin, bizim, bizlerin.



Yorum gönder