Sinemada Kadının Temsili Üzerine: Eril Bakış ve Bechdel Testi
Bütün sanat dalları icra edildikleri dönemin toplumsal değerlerine ışık tutar. Sinema da hep bu anlamda en güçlü mecralardan biri olmuştur. Fakat sinema filmlerindeki dikkat çekici bir örüntü olarak kadın karakterlerin erkek karakterlere göre çok daha edilgen ve arka planda bırakılmış ve klişeleşmiş temsiller içinde yer aldığı görülür.
Toplumun erkek egemen yapısı göz önünde bulundurulduğunda, beyaz perdedeki kadın temsillerinin eril bakış (male gaze) ile şekillenmesi şaşırtıcı değildir.
Eril bakışla işlenen bir filmde kadın karakterler heteroseksüel, ataerkil bir erkek perspektifinden sunulur. Kadınlar eylemin merkezinde değildir, erkek kahraman tarafından kurtarılmayı beklerken gösterilir. Çoğu zaman bir dekor, arzu nesnesi olmaktan öteye gidemez. Hikâyedeki tek işlevi de erkek karaktere kadın karakteri kurtarmak ya da elde etmek üzerine bir motivasyon sağlamasıdır.
Kadınlar film sektöründe kamera arkasında da varlık gösteremediği için bu eril bakış uzun yıllar sinemada etkisini sürdürdü. Eril bakışın kadın karakterleri içine soktuğu kalıpların dışına çıkan kadın karakterler izlemek de uzun yıllar mümkün olmadı. Kadın karakter ya erkekleri baştan çıkaran, tehlikeli, manipülatif femme fatale stereotipinde işleniyordu ya da tam tersine cinsellikten arındırılmış, fedakâr ve ahlaklı bir eş/anne rolüne büründürülüyordu.
1960’lar ve 1980’ler arasındaki dönemde ikinci dalga feminizmin de etkisiyle kadın karakterlerin gerçekdışı yüzeyselliğine boyut kazandırmaya ve daha karmaşık kadın karakterlere yer vermeye çalışıldı. İngiliz film yapımcısı Laura Mulvey “male gaze” kavramını bu dönemde ortaya attı.
1990’lar sonrası modern sinemada güçlü kadın karakterler izlemeye başlamış olsak da bu “güç” zaman zaman erkeklikle özdeşleştirilmiş bir güç ile tanımlanıyordu. Güçlü kadın karakterler; fiziksel dayanıklılık, duygusal mesafe, otoriterlik gibi toplumca erkekle ilişkilendirilmiş özelliklerle donatılmış, duygusallık ya da kırılganlık gibi insani duygulardan uzak bir temsille sunulmuştu. Görünürde güç kazanmış olsalar da sinemadaki eril anlatının sınırlarından tamamen kurtulabilmiş değillerdi.
Bu temsil biçimleri sinemada kadınların bir hikâyede gerçekten ne kadar özne olabildiğini ve hikâyede ne kadar yer kapladıklarını sorgulama ihtiyacı doğurdu. Bu noktada Bechdel Testi ya da diğer adıyla Bechdel-Wallace Testi ortaya çıktı. Başta bu testin ciddi bir ölçüm yapma amacı yoktu, sadece bir çizgi romanda yazılmış Hollywood filmlerindeki kadın temsillerine yönelik bir eleştiriydi. Karikatürist Alison Bechdel 1985 yılında yayınladığı çizgi roman serisinin bir bölümünde, iki kadının sinemaya gitmeden önce yaptığı bir konuşmada kadınlardan biri yalnızca şu üç koşulu sağlayan filmleri izlediğini söyler:
1. Filmde en az iki kadın karakter bulunmalı
2. Bu kadınlar birbiriyle konuşmalı.
3. Ve konuştukları şey bir erkek hakkında olmamalı.
Ama 2000’li yıllarda test popülerleşince gerçekten filmler bu ölçekle incelemeye alındı, sonucunda da ilginç veriler ortaya çıktı.
Severek izlediğimiz Yüzüklerin Efendisi üçlemesi (2001-2003), The Avengers (2012), Star Wars üçlemesi (1977-1983) gibi birçok popüler film Bechdel testini geçemedi.



Kill Bill: Vol.1 (2003), Siyah Kuğu (2010), Açlık Oyunları (2012) gibi filmler ise testi geçen filmlere örnek verilebilir.



Bechdel Testi sinemadaki kadın temsiline dair farkındalık yaratma açısından dikkat çekici bir ölçek sunsa da kadın karakterlerin nasıl temsil edildiğini ölçmek için yeterli değildir. Çünkü bir filmde iki kadının erkeklerden bağımsız konuşması o filmde kadınların güçlü, bağımsız veya çok boyutlu işlendiği anlamına gelmez.
Testi geçen birçok filmde kadınlar, erkek karakterlerin duygusal gelişimini desteklemekle sınırlı yüzeysel figürlerle temsil edilmiştir.
Yine de Bechdel Testi ve benzeri girişimler, internet ve sosyal medya aracılığıyla geniş kitlelere ulaşarak sinemada kadının temsiline yönelik farkındalık yaratmış; bu da özellikle 2010 sonrası çok boyutlu kadın karakterlerin hikayelerini anlatan yapımların artmasına zemin hazırlamıştır. Little Women (2019), Nomadland (2020), Barbie (2023) gibi filmler son yıllarda bu anlamda öne çıkmış filmlerdendir.
Sonuç olarak, sinemada kadın temsili tarihsel süreçte toplumsal cinsiyet rolleri ve ataerkil yapının etkisiyle biçimlense de artık kadınların hem kamera önünde hem arkasında daha fazla yer alması ve artan toplumsal farkındalık sayesinde bu alanda olumlu bir dönüşüm süreci başlamıştır. Bu dönüşüm uzun yıllar sinemayı şekillendiren eril bakışın sorgulanmasıyla aynı doğrultuda ilerlemektedir. Kadın karakterlerin eril bakıştan arındırılmış, kendi hikayelerinin öznesi olduğu bir anlatım sinema dilinde köklü bir değişimin işaretidir. Sanatın toplumsal dönüşüm gücü göz önüne alındığında sinemada kadının görünürlüğünün artması küçük gibi gözüken ama toplumsal cinsiyet eşitliğine giden yolda son derece önemli bir adımdır.
Kaynakça:
https://en.wikipedia.org/wiki/Bechdel_test
https://www.riotheater.com/evolutionary-trends-in-female-characterization-within-film/
Görseller:
https://www.smh.com.au/entertainment/movies/rewind–film-in-australia-20170810-gxtaej.html


Yorum gönder