Halil İnalcık’tan Osmanlı’da Devlet, Hukuk Ve Adalet Üzerine

Osmanlı millet ve din çeşitliliği olarak oldukça çeşitlidir. Bu farklı millet ve din yapısını bir arada bulundurmak ve bu sistemi yönetmek için çeşitli adaletnameler, politikalar uygulanmıştır. Osmanlı hükümdarı gücünü Tanrı’dan alan patrimonyal mutlak bir güç ile devleti yönetir. Hükümdarın uyması gereken bazı kanun, adalet ve ahlak kurallarıda tabiki bulunur. Bu prensiplere göre hareket etme zorunluluğu vardır. Bu kurallar ile reaya ve bürokrasi hükümdara karşı taraf olabilir. Adaletnameleri ve kanunları çiğneyen bir hükümdara karşı devlet idaresinde objektif kuralları temsil eden bürokratlar, asker ve ulemalar ile hükümdarın saltanatına son verdirtebilirler. 

KUTADGU BİLİG İLE TÜRK VE İRAN SİYASET NAZARİYE VE GELENEKLERİ

İdare sanatı olarak adlandırılan Kutadgu Bilig dahil bir sürü Andarzname, pandname ve risaleler bulunmaktadır. Devletin nasıl yönetileceğine dair öğütler sunan bu kaynaklar ile eski İran geleneği ile hükümdar ve yüksek sınıflar için devlet idaresi, ahlak, etik kuralları ile adap şeklinde anlatılır. Eski Hint İran nasihatname ve siyasetnamelerinde devlet için hükümdarın güç ve kuvveti olarak bahsedilirken siyaset için ise hükümdarın bu gücünü koruma ve geliştirme araçları olan asker ve parayı halkında karşı çıkmayacağı şekilde idare etmek olarak tanımlanır. Siyaset hükümdarın kişisel niteliklerine dayanır. Eğer hükümdar insaflı ve affedici ise adil hükümet kurmaktan söz edilebilir. Yazılan onca nasihatnamelerin tüm temelinde de bu neden yatar. Siyaset ve ahlak ayrı düşünülemez. Nasihatnameler ile güdülmek istenen tam olarak budur. “Memleketi tutmak için çok asker ve ordu lazımdır, askerini beslemek için de çok mal ve servete ihtiyaç vardır, bu malı elde etmek için halkın zengin olması gerektir halkın zengin olması içinde doğru kanunlar konulmalıdır. Bunlardan biri ihmal edilirse dördüde kalır. Dördü birden ihmal edilirse beylik çözülmeye yüz tutar.”

Yusuf Has Hacip eserinde Devlet’in var olabilmesi için halkın refahının arttırılması ve buna bağlı olarak ordu ve asker gücünü etkilediğini öne sürmüştür. Eserinde adaleti, devleti,hireti ve kanaati temsil etmek için çeşitli isimler kullanılır.

Adaleti temsil eden hükümdarın (Kün Togdı’nın) vazifelerine bakacak olursak;

Para ayarını temiz tutmalı, halkı adil kanunlarla idare etmeli ve kuvvetlinin zayıfı hükmü altına almasına meydan vermemeli, haydutları ortadan kaldırmalı, yolları açık emin tutmalı, herkese mertebesine göre muamele etmelidir. Görevlerin akıl ve bilgi ile yerine getirilmesi gerektiğini bu yapıldığı takdirde iki dünyada da kutlu olunacağını ifade eder. Bu ifadeler çoğu Müslüman milletin ortak kültür mirası haline gelmiştir.

Fotoğraf: İlim Ve Medeniyet

TÜRK İSLAM DEVLETLERİNDE DEVLET KANUNU GELENEĞİ

İslam dünyası için geçerli olan tek bir kanun vardır. Bu kanun ise şeri-attır. Şeri-at için Müslüman hükümdarın kanun koyucu sıfatı takınamaz, hükümdar sadece şeri-atın uygulanmasında gözetimci olabilir. Dini alanda bir yeterlilik söz konusu değilse hiçbir şekilde kişisel yorumlarda bulunma yetkisi yoktur. Şeri-at İslamiyet’te kamu alemini, bireyler arasındaki ilişkiyi düzenleyen dini temellere dayanan bir kanundur. Osmanlı ise tamamen kişisel bir şeri-at düzeni geliştirir. Şeri-atı aşan bu durum hükümdarın kendi iradesiyle şeri-atı kapsamayan alanlarda kanun koyma yetkisi anlamına gelir. Devlet lehine olan durumlarda ve bürokrasinin üstünlüğü ile hükümdarın mutlak bir mevki kazanmasıdır. Şeri-ata eşlik eden yapıya ise örfi denir. Örfi yapı hükümdarın bağımsız kanun koyma yetkisidir. Bazı ulemalar örfi yapının varlığını meşru saymamaktadır. Buna karşılık birtakım ulamalarda şeri-atın tanımladığı caiz derecesinde kalan alanlara ile müdahalenin sakıncasının olmadığını belirtirler. Pir Mehmet’in bir fetvasında örfün unsurları açık olarak belirtilmiştir. Bunların şeri-at dışı bir durum olduğu, buna dair yaygın bir adetin veya kıyasa esas olacak bir genel anlayışın varlığına, hükümdarın iradesine ve genel düzenin bunu gerektirdiğini vurgular. Değişen bu sistem ile devlet hukuku da farklılaşmaya gitmek durumunda kalır. Devlet siyasi ve icrai bir güç olarak mutlak ve üstün bir nitelik kazanmıştır. Değişen devlet hukukunun yerini sadece devletin yarar ve gereklerini ön planda tutan bir örfi hukuk sistemi gelir. Osmanlı’nın örfi hukuk alanında gelişmesi Fatih devri dönüm noktası olarak sayılmaktadır. Bunun sebebi ise İstanbul’un fethinden hemen sonra Fatih sınırsız bir otorite kazanması ve bununla birlikte merkezi ve mutlak bir imparatorluk kurma çabasına girişmesidir. Fatih Sultan Mehmet bu mutlak otorite ile devlet teşkilatında ve kanunlarda yenilikler yapmıştır. İmparatorluğun esas kurucusu kendisidir. Fatih Sultan Mehmet için kanun hükümdarı demek doğru olacaktır. Devlet içindeki mutlak otoritesini kurmak için ulemadan daha güçlü olan veziri ortadan kaldırıp bir tanesi hariç diğer tüm veziriazamlarını kullarından seçmiştir. Devlet otoritesinin kurulabilmesi için kul sistemi önemli görülmüştür. Örfi kanunlar padişah fermanı ile çıkarılır zira örfi kanunların kaynağı padişahın iradesidir. Bu fermanlar birer padişah emrinden ibaret olup tüm fermanlarda bulunan tüm öğeleri bulundurur. Bundan dolayı fermanın en üst yerinde padişahın el yazısı, hattı-i hümayunu bulunur. Bu özellik ile padişahın resmi kanun mecellesi olduğu anlaşılmaktadır. Sonuç olarak bu kanunlar kendisiyle amel edilmesi zorunlu hukuk kurallarını oluşturur. Padişahın kendi koyduğu kanunlar bir sonraki padişah tarafından tasdik edilmediği takdirde bağlayıcılığı kalmaz. Ancak Fatih Sultan Mehmet kendi koyduğu kanunları imparatorluğun kurucusu ibaresi ile “koyduğum kanunlar benim dahi kanunumdur” söyleminde bulunarak kendisinden sonraki gelecek padişahları bağlamak istemiştir.

ŞERİ-AT VE KANUN, DİN VE DEVLET

İslam’ın değişmez ve ebedi ilkelerine dayanan bir yorum ile bu temel kaynaklardan bilindiği üzere “hakimiyetin Allah’a ait olduğu, kâinatın Allah’ın mülkü olduğunu ve hukukun tek bir kaynağının bulunduğu” ifade edilir. Bu ifadeler ile devlet de dahil olmak üzere tüm insan toplumlarını ve yaşamı Allah’ın emirleri yönetmektedir. Kanun yapan koyduğu kanunun İslam şeri-atına uygun olup olmadığını dini otoriteye kontrol ettirmek mecburiyetinde hissetmiştir. İlk Osmanlı sultanları hukuki kurallar koyarken ve önemli politik kararlar alırken fakihlere danışmışlardır. Daha sonra aynı makam için şeyhülislamlık kurulmuştur. Ancak özellikle Fatih Sultan’dan sonra kanun yapma faaliyeti padişaha özgü sayılmıştır. İslam tarihinde, en azından belli bir dönemden sonra, yalnız sultanın mutlak yetkisiyle çıkarılan ve uygulanan kanunlarda olmuştur. Onuncu ve on birinci yüzyıllarda ise sultanın dini otoriteye bağlı olmadan bağımsız olarak kanun yapma gelişimi İran’da Büveyhioğulları’nın ve Türk Selçuklularının fiilen egemen olması etkili olmuştur. Bu yüzyıllarda İslam topraklarında Türk devletlerinin kurulmasıyla birlikte, devlet ve hukuk kavramında, bağımsız sivil otorite ve onun kanun koyucu gücü lehine bir değişiklik ortaya çıkar. Türk yöneticiler, kamu otoritesi ve bu otoritenin mutlak bağımsızlığı konusunda çok duyarlılardır ve kamu yönetimini daima kendi devlet ve hukuk anlayışları doğrultusunda örgütleme hakkına sahip oldukları kanısını taşımaktadırlar. Şekil bakımından yasalar, pratik alanlarda sultanın emirleri biçiminde çıkmakla beraber, teoride genel kurallar, kanun olarak yorumlanmıştır ve bazı zamanlarda ulemanın eleştirilerine maruz kalmıştır. Ancak genellikle şeri-atın ruhuna aykırı olmadığı iddia edilmiştir. Osmanlı İmparatorluğu ve daha önceki Müslüman devletlerinde kamu hayatına ilişkin yeni durumlarda bağımsız bir kanun koyma faaliyeti bir zaruret olarak, yine bir İslami kurala göre meşrulaştırılır. Önceki paragraflarda da bahsettiğimiz gibi hükümdarın gücü askeri güce, askeri güç hazineye, hazine dere ayanın ödediği vergilere, ödenen vergilerin artışıda adalete bağlıdır. Hükümdarın yapması gereken en önemli husus kendi egemenliğini korumak ve gücünü arttırmak istiyorsa, reayaya adaletle yaklaşmalı, zulümden uzak durmalıdır. Bu sistem ile Pratik devlet teorisinde, mutlakiyetçi güç-devlet kavramı ile adalet kavramını bağdaştırmaktadır. 

Fotoğraf: osmanlıdevleti.gen.tr

ŞİKAYET HAKKI: ‘ARZ-İ HAL VE ‘ARZ-İ MAHZAR’LAR

Osmanlı’da adalet kavramı, halkın şikayetlerini doğrudan doğruya hükümdara sunabilme imkânı ve neticesinde de hükümdarın emriyle haksızlıkların giderilmesi olarak bilinir. Divan-I Hümayun ’un temel görevi de budur. Yapılan başvurular sultanın her daim orada hazır bulunduğu düşüncesiyle yapılır ve direkt olarak sultana yapılmış başvuru olarak algılanır. Sultan bazı zamanlarda ise Cuma namazı sonrasında halk arasında dolaşırken de dilekçe toplar veya bu işlemi sefere giderken veya gelirken ya da ava çıkarken gerçekleştirir. Bu gibi eylemleri bir hükümdar daha ne kadar sık yaparsa o kadar adil sayılmıştır. Çünkü hükümdar Tanrı’dan başka kimseye sorumlu olmayan tek otorite sayıldığı için haksızlıklara müdahale edebilecek en yüksek otorite olarak görülür. Adaletin son mercii hükümdardır denilebilir. Bu yüzden halk adaletin sağlanabilmesi için bireysel veya toplu halde hükümdara şikâyette bulunabilmektedirler. Osmanlı İmparatorluğu’nda vatandaşların şikayetlerini padişaha veya üst düzey yöneticilere doğrudan iletebilmeleri için kullanabilecekleri bir yöntem olan “arz hakkı” önemli bir mekanizmaydı. Arz hakkı, vatandaşların doğrudan padişah veya üst düzey yöneticilere yazılı olarak yaptıkları başvuruları ifade eder. Bu başvurularda genellikle, kişisel şikayetler, talepler veya memleket meseleleri dile getirilirdi. Arz hakkı, Osmanlı İmparatorluğu’nda vatandaşların, doğrudan yüksek makamlara başvurarak şikayetlerini çözüme kavuşturma hakkına sahip olduklarını gösteren bir örnektir. Arz hakkı, Osmanlı İmparatorluğu’nun tarihinde önemli bir yere sahiptir. Vatandaşların yöneticilere doğrudan başvurabilmesi, merkeziyetçi yapıya sahip Osmanlı devletinin işleyişinde ve halkla devlet arasındaki ilişkilerde önemli bir rol oynamıştır. Osmanlı İmparatorluğu’nda “arzı mahzar”, vatandaşların yargı işlemleri sırasında dile getirdikleri şikayetleri kaydedilen defterleri ifade eder. Arzı mahzarlar, genellikle yargı sürecindeki davalarla ilgili şikayetlerin kaydedildiği defterlerdir. Osmanlı İmparatorluğu’nda adalet işleri, kadı ve kazasker gibi yargı organları tarafından yürütülürdü. Vatandaşlar, bu yargı organlarına başvurarak haklarını arayabilirlerdi. Davaların görülmesi sırasında, tarafların ileri sürdükleri iddialar, şikayetler, savunmalar ve deliller arzı mahzarlarda kaydedilirdi. Bu kayıtlar, daha sonra ilgili davaların sonuçlandırılmasında ve kararların verilmesinde kullanılırdı. Arzı mahzarlar, Osmanlı İmparatorluğu’nda vatandaşların haklarını savunmaları ve adaletin sağlanmasına yardımcı olması açısından önemli bir mekanizma olarak görülmektedir. Bu defterlerde kaydedilen şikayetler, hukukun üstünlüğünü koruma ve vatandaşların haklarının korunması açısından büyük bir önem taşırdı. 

SONUÇ

Halil İnalcık, Osmanlı Devleti’nde devlet, hukuk ve adalet konularına ilişkin önemli çalışmalar yapmış bir tarihçidir. İnalcık’a göre Osmanlı hükümdarı, patrimonyal mutlak bir güce sahip olmakla birlikte, belirli kanun, adalet ve ahlak kurallarına uymak zorundadır. Bu kuralların çiğnenmesi durumunda, bürokratlar, askerler ve ulemalar hükümdarın saltanatına son verdirtebilirler. Osmanlı’nın idare sanatı olarak adlandırılan Kutadgu Bilig, Andarzname, Pandname ve Risaleler gibi kaynaklarda, devletin nasıl yönetileceği konusunda öğütler sunulmuş ve hükümdarların güçlerini koruyup geliştirmeleri gerektiği vurgulanmıştır. Ayrıca, halkın zengin olması için doğru kanunların konulması gerektiği, adaletin ve halkın refahının arttırılmasının devletin varlığı için önemli olduğu belirtilmiştir. İslam dünyasında geçerli olan tek kanunun şeri-at olduğu söylenirken, Osmanlı’da da bu kanunun uygulanması esas alınmıştır.

İlk Fotoğraf: CNN Türk

Yorum gönder