-4- MALUMUN İLAMI:

SERMAYE SURETİNDE GLASGOW ŞARLATANLIĞI

TEMEL DEMİRER

Malum üzere ‘BM Çevre Programı’nın (UNEP) ‘2021 Üretim Açığı Raporu’, artan iklim hedefleri ve verilen net sıfır emisyon taahhütlerine rağmen hükümetlerin, 2030’a gelindiğinde küresel ısınmayı 1.5°C ile sınırlandırmak için gereken fosil yakıt üretiminin iki katından fazlasını planladığını ifade ediyordu. Hükümetler, 2030’da küresel ısınmayı 1.5°C ile sınırlandırmaya yönelik sınırdan yaklaşık yüzde 110 daha fazla fosil yakıt üretmeyi planladığı ortaya çıkarken bu oran 2°C ısınma hedefindeki sınırın yüzde 45 üzerinde olduğu belirtiliyordu.[54]

Yani tüm taahhütler lafta kalmıştı ve bu durum kimseyi şaşırtmadı!

Mesela amaç, fosil yakıt kullanımını durduramadı. Sonuç, kömür kullanımı devam edecek. Küresel sıcaklık artışını 1.5 dereceyle sınırlandırma hedefi nafile oldu. Zirvenin beklentileri karşılamadığını ifade eden Boğaziçi Üniversitesi İklim Değişikliği ve Politikaları Uygulama ve Araştırma Merkezi Yönetim Kurulu Üyesi Prof. Dr. Murat Türkeş, “Glasgow’da verilen sözlerin hepsi yüzde 100 gerçekleşse bile 2030’a geldiğimizde küresel ısınma 2 santigrat derecenin üstünde olacak” diyerek hedefin gerçeklikten uzak olduğunun altını çizdi.[55]

Mesela Glasgow görüşmeleri öncesinde BM’nin başarı kriteri olarak belirlediği üç hedefin hiçbiri anlaşmada yer almadı. BM’nin açıkladığı kriterler arasında, karbondioksit emisyonlarının 2030’a kadar yarı yarıya azaltılması sözü, zengin ülkelerden yoksullara 100 milyar dolar mali yardım ve bu paranın yarısının iklim değişikliğinin en kötü etkilerine karşı uyum sağlamada gelişmekte olan ülkelere yardım için kullanılmasını sağlama yer almıştı. Bunun üzerine BM Genel Sekreteri António Guterres anlaşmanın yeterli olmadığını belirterek “Önemli adımlar atılıyor ama ne yazık ki kolektif siyasi irade bazı derin çelişkileri aşmaya yetmedi. Hâlen iklim felaketinin kapısını çalıyoruz,”[56] dedi. Yani ‘26. COP İklim Krizi Zirvesi’ de, 1995’de toplanan 25. COP Zirvesi gibiydi… Ne bir fark yarattı ne de umut verdi! Sadece sürdürülemez kapitalizmin açmazını teyit etti; hakikâtini sergiledi: Kapitalizm, yok olmanın eşiğine getirdiği uygarlığı, iklim krizinden kurtaramaz!

Bilinir; kapitalizmin küresel çapta egemen üretim tarzına dönüşmesi, sanayileşmeyle başladı, emperyalizmle devam etti ve bugün iklim krizinin arkasındaki CO2 emisyonunun kaynağındaki fosil yakıt bağımlılığı üzerinde yükseldi. Bu süreç, İngiltere ve Kıta Avrupası’nda başladı, Amerika, Kanada ve Japonya gibi merkezlerin eliyle ilerledi, dünyanın geri kalanını doğrudan sömürgeci ve kapitalist emperyalist zorlama ile içine çekerek hızlandı. CO2 emisyonu açısından baktığımızda, sanayileşmeden bu yana gerçekleşen emisyonun yarısından fazlası, bu kapitalist emperyalist ülkelerin ürünü. Toplam CO2 emisyonunun yarısını herkesten önce gerçekleştirenler, aynı zamanda bu emisyonu yapan sanayiler üzerinden ekonomik, siyasi ve askeri ayrıcalıklar, dünyanın geri kalanından çok daha yüksek refah ve tüketim/ lüks tüketim olanakları yarattılar. Öyle ki örneğin, bugün yalnızca Hindistan/ Çin, bir Avrupa ülkesinin tüketim düzeyini yakalamak için gelişme süreçlerini hızlandırsa, hedefine ulaşmadan önce, dünyanın kaynakları tükenmiş, küresel ısınma dünyayı yaşanmaz hâle getirmiş olacak.

Geç sanayileşen ülkelerin gelişmelerini engelleyen sömürgecilik ve emperyalist talanın failleri, şimdi gezegenin ekosistemine yaptıkları zararın faturasını ödemeyi kabul etmeden, dünyanın geri kalanından gelişme süreçlerini yavaşlatmalarını, refah taleplerinden vazgeçmelerini istiyor. Batılı analistlerin, “Olan oldu, şimdi durum bu” diye başlayıp toplam CO2 emisyonunun 30 yılda, (çevre ülkelerde sanayileşmenin, çoğu kez Batılı çokuluslu şirketler için üreterek hızlandığı dönemde) gerçekleştiğini vurgulamaları samimi değil. Çünkü, 30 yılda da en büyük kirletenlere bakınca, karşımıza, geç sanayileşen ülkelerin yanı sıra yine olağan şüpheliler çıkıyor. Örneğin ABD ve Avrupa ülkelerinin toplam (sanayileşmeden bu yana birikimli) CO2 hacmi içindeki payı 2019’da hâlâ yüzde 58 düzeyindeydi. Dünya ekonomisi, ABD, Avrupa ülkelerinin yanı sıra Hindistan ve Çin gibi arkadan gelen ama CO2 emisyonunda liste başına geçmeye başlayan ülkeler, ekonomik krizle, pandemi ile boğuşuyor. Hükümetler, bu ortamda, iklim krizini önlemek için gereken kaynağı nereden bulacaklarını bilemediklerini iddia ediyorlar. Öyleyse, çöküşün eşiğinden ağlaya sızlaya geçeceğiz. Ya da başımızı kaldırıp kapitalizmin ufkunun ötesine bakmaya çalışacağız. Credit Suisse’in ‘Küresel Servet (Varlık) Raporu’na göre dünyada toplam hanehalkının en zengin (1 milyon doların üzerinde) dilimi 2019’da toplam hanehalkının yüzde 1’ini oluşturuyormuş. Bu oran 2020’de 1.1’e çıkmış, Aynı dönemde, bunların servetinin toplam içindeki payı yüzde 43.4’ten yüzde 45’e yükselmiş. Toplam servetleri de 173.3 triyon dolardan 191.6 triyon dolara. Bu en alt yüzde 55’lik dilimi oluşturan (10 bin doların altında) hanehalkının payı ise yüzde 1.4’ten yüzde 1.3’e gerilemiş.

Fotoğraf; N Gazete

Küresel çapta, hanehalkının yüzde1.1’inin payı, varlığı artmaya devam ediyor. Bu kesimde, dünya hasılasının iki katına yakın bir varlık birikimi söz konusu. Toplam varlığın yüzde 55’i ABD ve Avrupa’da yoğunlaşmış. Dünyadaki dolar milyarderlerinin yüzde 67’si ABD ve Avrupa’da. İklim krizini durdurmak için yılda 4 trilyon dolar gerekiyor, en zengin kesimin varlığının yüzde 2’si gibi bir şey. Bloomberg’in derlemesine göre en zengin listesindeki ilk 10 kişinin toplam varlığı 1.4 trilyon dolar, ikinci 10 kişinin ki 728 milyar dolar. Bu sayılar iklim krizini durdurmak için gereken yıllık 4 trilyon dolarlık yatırıma çok yaklaşıyor. Bloomberg’in listesinde en “yoksulu” 5.8 milyar dolarlık olmak üzere 500 milyarder var. Bunların varlıklarının yüzde 1’i bile kamulaştırılabilse kaynak sorunu filan kalmaz.[57] Kalmazdı; ama… Glasgow’daki ‘COP26 İklim Zirvesi’ tamamlandığında kapitalist uygarlık uçuruma doğru yürüyüşüne devam ediyordu. Zirvenin sonunda ortaya çıkan “anlaşmanın” diline ilişkin tartışmaların, ABD ile Çin arasında işbirliği olasılığına, zirveye katılımın yapısındaki değişime ilişkin yorumların gürültüsünü aşabilirsek, 2015 Paris Anlaşması’nda konan 1.5 ºC hedefinin artık ulaşılamaz olduğunu söyleyebiliriz.

Bu kötümserliğin arkasında, COP26’ya katılan devletlerin uzun dönemli vaatleri ile önümüzdeki on kritik yıl gibi bir kısa dönemde yapacakları arasındaki farklar yatıyor. Zirvenin, birçok yorumcuya, Aziz Augustin’in ünlü, “Tanrım beni iffetli yap… Ama henüz değil” duasını anımsatan, “Sıfır karbon, metan gazı, sıfır ormansızlaştırma… Ama henüz değil” sonucu dünyamızın geleceği açısından tam bir felaket senaryosuna işaret ediyordu.[59] Bunun kanıtlarından birisi Glasgow’daki İklim Zirvesi’nin ikiyüzlü kararlarıydı. Örneğin “Hindistan liderliğindeki fosil yakıt kanadı, anlaşmanın ‘kömürden çıkış’ ile ilgili maddeleri son anda sulandırmayı başladı ve anlaşmada çıkış yerine ‘azaltma’ ifadesi kullanıldı. Yoksul ülkeler açısından neredeyse hiçbir kazanım olmadı. Görünüşe göre kimsenin acelesi yok ve adım adım felakete sürükleniyoruz. Emisyonları 2030’a kadar kesme şansımız kalmadı gibi bir şey,”[59] diyordu John Vidal… Özetle Glasgow Zirvesi’de kapitalistlerin organize şarlatanlığından başka bir şey değildi!

“Nasıl” mı?

‘COP26 İklim Değişikliği Zirvesi Glasgow’da devam ederken; “Hayatının 50 yılını çevre konusunda farkındalık yaratmak için harcadığı”nı(!?) söylese de; her yere özel jet ve helikopterle uçan Prens Charles ile eşinin karbon ayak izi, sıradan bir insanınkinin 96 katıydı! Mesela Joe Biden… 85 araçlık konvoyla Avrupa sokaklarında turluyor![60]

Kapitalistlerin ikiyüzlülük şaşırtıcı mı? Elbette hayır!

Sanayi devrimi sırasında, atmosfere yıllık CO2 salımı 15.06 milyon ton düzeyindeymiş. Bu emisyon yaklaşık üç kat artarak 1880’de yıllık 42.13 milyon tona yükselmiş. 1950’ye geldiğimizde karşımızda 6.10 milyar ton gibi bir büyüklük var. Yıllık CO2 emisyonu 1980’de 19.37 milyar tona ulaştı. Küresel ısınma sorununun bilinçlere çıkmaya başlamasına, 1995 Berlin Çerçeve Toplantısı’na, 1997 Kyoto Protokolü’ne, 2015 Paris Anlaşması’na, hızlanan teknolojik gelişmelere karşın, yıllık CO2 emisyonu 2019’da 36.42 milyar tona tırmandı. Birikimli olarak bakınca da 1751’den bu yana üretilen CO2’nin yarısından fazlasının son 30 yılda, yapısal kriz döneminde gerçekleştiği görülüyor. Kısacası, kâr makinesinin, hidrokarbonlara “madde bağımlılığıyla”, uluslararasılaşmasıyla, küreselleşmenin hızlanmasıyla CO2 artışı arasında doğrudan bir ilişki var.

Diğer taraftan, bildiğiniz gibi ormanlar, gezegenin CO2 gazını temizleyen ciğerleri, bir anlamda sağlık sigortasıdır. Ancak “kâr makinesi” bunları da tüketmeye devam ediyor. Bu tüketime hektar olarak yıllık orman kaybı bazında bakarsak, 1700-1850 döneminde 19 milyon olan kayıp, 1860-1920 döneminde yıllık 30 milyona, 1930-1980 döneminde 115 milyona, 1980-1990 döneminde de 151 milyona çıkmış. Ondan sonra uygarlığın özellikle gelişmiş ülkelerde aklını başına toplamaya, kaybın da azalmaya başladığı görülüyor. Ancak 2009-19 döneminde yıllık kayıp hâlâ 47 milyon hektar düzeyinde seyrediyor.[61] Oysa aralarında Türkiye’nin de olduğu[62] 131 ülke ormansızlaşmanın ve arazi tahribatının durdurulması ve tersine çevrilmesi taahhüdünü içeren “Glasgow Liderleri Ormanlar ve Arazi Kullanımı Bildirgesi”ni imzalamış olsalar da; iklim krizi büyürken ormanlar giderek azalıyor. Dünya genelinde 20 yılı aşkın bir süredir ormansızlaşma ve orman tahribatlarının önlenmesi yönünde girişimler olmasına rağmen dünya ormanları büyük çoğunluğu tropikal ormanlar olmak üzere sürekli azalmaktadır. FAO verilerine göre 1990-2020 kesitinde 420 milyon hektar ormansızlaşma gerçekleşti.[63]

Yorum gönder