KENDİ SINIRLARIMIZLA YÜZLEŞMEK
Klasik felsefenin en önemli sorularından biri, bir insan olarak “Ben Kimim?”dir. Bu soru sadece kişinin türsel farkındalığını değil, aynı zamanda yapabileceğini yani sınırlarını sorgulamasının başlangıcı olarak da kabul edilebilir. Bu başlangıç insan ile özdeş ilerleyerek modern zamanlara kadar gelmiş ve değişen toplumsal koşullarla insanı yeni bir içkin problemle baş başa bırakmıştır.
Modern insanın en önemli sorunlarından biri haline gelen bu durum günümüz insanı için sınırlarını bilmemektedir. Bu nedenle genelde direncinin ve kişisel becerilerinin yani gücü ve benliğinin her zaman ona yeteceğini, başka türlüsünün mümkün olmayacağına inanır. Başka bir ihtimali göz önünde bulundurmadığı gibi düşünmek bile istemez.
İnsanın farkındalığını kaybetmesi ve sınırlarını bilmemesi ya da kabullenmemesi sadece bedenini değil ruhunu da aynı düzeyde yorar ve hırpalar. Çoğunlukla bilinçli yapılmayan bu eylemler bireye başlarda güçlü bir özgüven ve benlik inancı katsa da uzun vade de bireyin gelişimine olumlu katkılar sağladığını söylemek olası görünmüyor. Aksine gerçeklerden kopuk oluşturulan bu sanrının kısa vadeli bir tatmin oluşturduğunu ve yavaş yavaş değişime uğradığını gözlemlemek dahi mümkündür.

Fotoğraf; uplifers.com 
Fotoğraf; Yaşantı Psikoloji
Kabullenme
Modern toplumunun insana yüklediği en katlanılmaz sorumluluk kuşkusuz hep daha fazlasını istemesi gerektiğidir (ask formore). Oysa kimse bu “daha fazla” için ne kadar ileri gidilebilineceğini ve nelerden vazgeçilebilineceğini yani bunun sınırlarını tartışmaz. Bunu iki nedenle bağlamak mümkün; ilki sistemin bu fazla için her şeyi yapmaya hazır kişileri sömürerek kendini yeniden üretmesi, ikincisi ise durumun kişiden kişiye değişebilirliğidir. Bu nedenle bireyin sınırlarını bilmesi, buna uygun hareket etmesi ve benliğini zedeleyecek durumlardan kaçınmak için bunu kabullenmesi gerekmektedir.
Öncelikle kabul edilmesi gereken herkesin gücünün her zaman kişinin kendisine, etrafında gelişen olaylara müdahalesine ya da bu olaylarla mücadelesine, çevresindeki kişilere ya da işlerini layıkıyla yerine getirmesine yetmeyebilir. Elbette kişisin dışındaki değişkenleri de unutmamak gerekir. Her karşılaşılan olaya aynı derece de etkide bulunulamayabilir ya da aynı derecede yetkin de olunamayabilir.
Oysa modern insan tüm bu durumlarla, olaylarla ve kişilerle hem de bütün değişkenlere rağmen, baş edebilir olmak istiyor. Kendisine “herkesi mutlu etmek, her zaman iyi hissetmek, her zaman en doğruya odaklanmak bu kadar değişimin içerisinde çok yorucu olmaz mı?” diye sormuyor bile. Çünkü cevabını bildiği bir soru bu.

Bu kadar çoklu bir sorumluluk olmadan yani sadece kişiyi ilgilendiren bir durumla dahi bazen başa çıkılamayabilir. Çünkü bazen tek bir olay bile kişinin sınırlarını/limitini aşabilir. Bu noktada yetmemenin getirdiği durma zorunluluğundan yılmak değil güç almak, fark etmek; güçsüzlüğü de tatmak ve sınırların yani gücünün farkındalığını güncellemek gerekir.
Kişisel sınırlarla belirlenmiş gücü ve güçsüzlüğü kabullenmek gerekiyor ancak bu kabulü ümitsizlikle değil, kendini bilme, kendine dönük farkındalık ve anlamlandırmayla yapılmalı. Bütünlüklü bir yaşam yani ruh ve bedeni bir bütün olarak ele alan ve buna hizmet eden bir yaşam planlanmalı.
Başkaları için kim olduğunuzu değil kendiniz için kim olduğunuz önemli. Unutmayın, kaçan trene her zaman yetişmek veya yetişmeye çalışmak zorunda değilsiniz, istasyonun yolunu bilin yeter.




Yorum gönder